Logo
Gülistan - Golestan - Rosegarden - Roseraie - Rosengarten - розасад - Rosagiardino - Rosajardin -گلستان
Ana Sayfa      Yazı Arşivi
 
  

 

 -

Gülnâme - 3
 
 
       Uzun bir zaman oldu yazı yazmayalı. Daha doğrusu 'Gül'ü içeren yazılar yazmayalı. Bunun sebebi artık yazdıklarımın tükenip bittiği değil, gülden ayrı, hasretin verdiği o zelil ıstırapla ve gülün gözümde her gün daha kıymetli olmasıyla, gülü kelimelere dökmeye yetecek cümleler kuramamamdan ötürüdür. İfade çoğu zaman kifayetsiz kalıyor. Keza tıpkı bir kelebek gibi. Malum, kelebek önce kozadır. Bu koza evresi her şeyin başlangıcıdır. İlk alınan zevkler, tüm yaprakları bir görmeler, istediğim yaprakta bulunurum gibisinden pek çok düşünce bu evreye aittir. Tüm her şeyin tatlı geldiği bu evreden kısa süre içerisinde çıkılır ve kozanın içinden bir tırtıl çıkmış olur. Tırtıl, tüm kırılganlığına rağmen hayat karşısında dimdik duran fidenin yaprağında ağır ağır -Çin ejdarhalarını andırır şekilde- yürürken, ilk acılarla tanışır. Kozadayken doğal olarak etrafını çevreleyen ipekten dolayı tüm kadrajı göremez. Böylelikle bir flu atmosferinde yaşamaya başlar. Ne iyidir tüm olanlar; ipekten bir hayat, yeşil yaprakların serin veyumuşak dokunuşları arasında büyümek. Lakin bu beyaz badanalı duvar ortadan kalkınca, tırtıl ilk temaslarında bulunmuş olur. Onun yaşaması için yaprak yemesi lazımdır.
 

       Koza içindeyken -fluluk yüzünden- tüm yaprakları bir görmektedir. Bu muğlaklık ortadan kalkınca tüm yaprakların aynı olmadıklarının farkına az-buz varır. Ama henüz tam emin değildir. Emin olacağı aşama şudur; tırtıl bir yaprağı ısırır: bu dikenli gelir, sonra bir başkasına yönelir: bu da tatsız tutsuz gelir, nihayetinde bir yaprağa daha yönelir: bu da mı olmayacak diye düşünürken birden öylesine bir haz alır ki, betimleme yapmaya benim lugatım yetmez. İşte tam bu an farkına varır tüm yaprakların bir olmadığının. Daha önce 'yanlışlıkla' ısırdığı yapraklar yüzünden hepsini bir zannetmesi gerçekten kötü bir düşüncedir ama bu düşüncesini gül yaprağı ile yıkar.

      Gül yaprağının tadı, suyu, özü öylesine baş döndürücü gelir ki bir daha o yaprak hiç bir zaman solmaz. Tabiat gereğince o yaprak solmaktadır ama tırtılın gözünde hep canlıdır. Hep hayal parkında açmaktadır. Belki de bu gülü kıymetli yapmaktadır... Ta ki bir gün mesafeler girer aralarına. Olmayacak bir işe kalkıştığı için üzülen tırtıl hiç olmazsa sevdiğinin diken değil de gül olmasından ötürü şükr etmektedir. Ve nihayetinde tırtıl kelebek olup, bir günlük ömründe dahi gülü düşünürek geçirir. Malumunuz üzere, aşina son.
 
      Sevgilinin her gece gökyüzünde olması ne kadar güzel! Ay'ın önüne geçen bulutlar tıpkı cananın yüzüne düşen siyah saçları gibi. Ve ok gibi siyah kirpiklerinin akisinden dolayı gözlerinin efsunluğuna ne demeli? Derin okyanuslarda raks eden mercanların endamı tıpkı canandan çalınmış!
     Ey Canan! Yine hatrıma düştün bu gece. Rüyama girersin diye beklemekteyim lakin seni görmeye nasıl dayanırım diye ondan da korkmaktayım.  Tıpkı bir günlük yaşamı olan kelebek, kanıyla cananı sulayan bülbül, Leyla'sı ''Bana verecek neyin var?'' var demesi üzerine ''Bir toplu iğnem var. Lakin onu da seni unuttuğumda kendime batırmak için saklıyorum. İstersen al!'' diyen Mecnun veya susuyan Rosa'sına biriktirdiği gözyaşlarını verip daha sonra da ''İşte şimdi bir olduk.'' diyen Isaac gibi bir hasret bu. Tarifi imkansız.
 
   Ah minel aşk!
Gülnâme - 2
 
 
       Kangı gülzâr içre bir gül açılır hüsnün kimi... şeklindedir Fuzuli'nin gül gazelinin ikinci beyiti. Diyor ki beyitte; Hangi gül bahçesinde senin güzelliğin gibi bir gül açılabilir? Bütün iyi dileklerim ve selamlarımdan sonra...
 
      Akdeniz'deki tatlı meltem esintilerini andıran bir akşamüstüydü. Sokaklar yine kurşun ağırlığında ve insanlarla doluydu. Bir sürü, insanın üstüne üstüne yürüyen kalabalıklar. Bu kalabalığın ortasına dalmış ilerliyordum. Hızlı yürüdüğümden olsa gerek -ki yavaş ilerlemek her zaman kaplumbağaya özgüdür derim- soluklanmak istedim. Veya elimdeki kitapların ağırlıkları tıpkı gökdelenin çatısından düşen cisim ağırlığı gibi etki yapmışlardı. Oturduğum bankın görüş alanı oldukça genişti; hemen hemen her yer görülebiliyordu. Çok uzağımda olmayan ama çok yakınımda da olmayan bir çifte takıldı gözlerim. Belli ki birbirlerini kırmışlar ve bu kırgınlıklarını gidermeye çalışıyorlardı hararetli şekilde konuşarak. Aslında onların gözünden şu durum çok kötü, heyhat vaziyetteydi. Lâkin birbirleriyle tartışma içinde olsalar bile öyle yakındılar ki birbirlerine. Birisi elini uzattığında diğerine değebilecek vaziyette. Şanslı olduklarını eminim bilmiyorlardı. Birden aklıma sen geldin. Araya bunca yılın hasreti, figânı, firkatı girmişken bir gün seni görmeye dayanabilir miyim bilmem, bildiğim tek şey ise her dolunay vakti senin yüzünün ışığını görmek için pencereden göğe baktığımdır. Mah'a baktığımda bulutlar girdiğinde araya diyorum ki; tıpkı buklelerinin yüzüne düşmesi gibi oluyor manzara. Seninde öyle olurdu, görenler belki farkına varmazdı ama kalp görürdü yüzünün derinliğini. O derinliklerde kaç girdaba tutulurdu kayıp denizci, sayısız. Kaç defa lodos mağduru olup kıyıya vururdu bu gemi, defalarca.
 
      Hani derler bazı şeylerin üstünden zaman geçtiği an onların değişime uğrar. Kendime sormadan edemiyorum; yüzünü bir gün unutursam diye. Karanlık cihanıma revnak saçanı bir gün hatırlayamazsam ne yaparım? Bunları düşününce çıldıracak gibi oluyorum. Ve senin beni çoktan unutmuş olabilmeni düşünüyorum. İyice çıldırıyor ve 'Mecnun' kelimesinin asıl anlamı olan 'cinnet' noktasına geliyorum.
 
   Birden kafamı yerden kaldırıyorum ve karşımda bir afiş panosu görüyorum. Önce olduğum yerde bakakalıyorum. Gördüğümün serap olmasının imkanını sorguluyorum. Sonra senin güneşe doğ veya doğayım diyen yüzünü unutmayı düşündüğüm  için kendime kızıyorum.  Ve bir tebessüm ederek kalkıp gidiyorum oturduğum banktan. Zihnimde seni unutma ihtimalini silerken sadece bir cümle belleğimde hayat buluyor;
 
''Bırakmadı sevdan beni...''
 
Aşk'a Dâir

 
     Geçen günlerde bir hanımefendi bana mail atarak; biraz methiyeden sonra sitem dolu yazılar yazmış. Elbette sitemi bana değil, sitem ettiği şey 'Sevdiğinin onun hisleri karşısında alakasız kalması'ydı. Bana sitemi ve ricası ise; 'Sadık aşıkların artık günümüzde kalmadığı ve benden ona tavsiyelerde bulunmamı istemesi'dir. Diyor ki mesajda; 'Benim sizin gibi edebi ve maddi kuvvetim yok bu yüzden site açamam ve övgü dolu yazılar yazamam. Ama sevgiyle tutuşan bir kalbim var. Ki bu her şeye yetmiyor.'
 
 Öncelikle belirtmek isterim ki; ben ne tabibim ne işin ehliyim hoş gerçi kim aşk konusunda ehil olmuş da ben olabileyim. Fakat mesajınıza sadece soyut olarak yardım edebilirim. Ki bunu size mail olarak yollamayıp buradan yazmamın sebebi daha nice kişilere ulaşma ve bir nevi ilaç olma gayesiyledir.
 
 Sizde farkındasınızdır, son zamanlarda aşktan çok bahsedilir oldu. Her yerde, her köşebaşında konuşulmaya başlandı. Aşk kelimesinden ulu orta her yerde bahsedilerek kelimenin tam anlamıyla içi boşaltıldı! Hatta bu kelime magazin haberleriyle tek gecelik ilişkiler için dahi kullanılmaya başlandı. Oysa aşk denilen şeyi insanoğlu en iyi şekilde muhafaza etmek yerine hoyratça üstüne basa basa ezdi ve eziyor. Sanayi bacalarından çıkan dumanlar cihandan öte önce insanları kirletiyor belki de. Aşk kelimesini bir fiile dönüştürüp; 'Yaz aşkı', 'Ex (bu ne demek oluyorsa? herhâlde istemem ama yan cebimde dursun mantığı) aşkım' yahut 'Kendime yeni aşk arıyorum' gibi cürufluktan ibaret olan cümleler kullanmaya başladı insan evladı.
 
 Oysa 'Sevgili' zamiri bu kadar kolay mı kullanılıyordu? Öncelikle bu kelimeye kısaca değinmek isterim. İnsanların ve her şeyin değiştiği şu zamanda sevgili kelimeside haliyle erozyona uğruyor. Yaygın kelime anlamı; yanımda ve beni seviyorsa Sevgili'mdir ama eğer beni sevmiyor ve yanımda değilse hiç bir şeyimdir. Velev ki sevgili, sevgi sözcüğünün zamirleşmiş halidir ve kişiyi belirtmek için kullanılır. Sevilen yani aşık olunan kişi her haliyle sevgilidir. Çünkü ona sevgi verilmiş ve sevginin tamamlayıcısı olmuştur. Yani sevgili candır; canandır. Bu yüzden her kim canı cananı için severse canını sever.  Özetle can canan için, canan da can için vardır.
 
 Hâl böyle olunca peki neden insanlar kendilerini acıda hissediyorlar ve yakınıyorlar? Elbette bülbül her zaman sitem doludur ve gül'den vefa bekler. Fakat bülbülün en kötü özelliği bu olsa gerek; sabırsızdır. Lakin gül sabur-ı seng yani sabır taşıdır. İnsanların ilişkilerinde acele etmelerinde en önemli etken şahsi görüşümce 'elde etme arzusu'. Evet, durum budur zira insan bir şeyi çok isteyipte sabır gösteremiyorsa onun istediğine kavuşunca hisleride sonlanacaktır. Seveni sevmek kolay olur önemli olan sevmeyeni sevmektir. Eğer divan edebiyatı okuyorsanız farkına varmışsınızdır. Bu edebiyatta şair yani aşık her zaman sevgilisine sitem eder bir türlü beni sevmedin diye fakat asla ve kat'ıyen vuslatı arzulamaz. O vuslattır ki der; ben onu nâil olursam tüm aşkım ve sevgim biter. Çok doğru bir tespittir bu bana göre zira sevdiğimiz insandan bir karşılık beklemek pazardan alış veriş yapmaktan farksız. Ben sana şu kadar verdim sende karşılığında şunları ver bana. Evet tıpkı böyle... Aşkta vuslata ermek birlikteliğin ömrünü belirlemekle beraber sonunu da hazırlar. Her birbirine kavuşmuş çift elbet bir gün ayrılacaklar ama vuslatı istemeyen aşık sevgilisinden ayrı geçirdiği her an hücrelerine kadar onunla dolar. Baktığı yer, içtiği su, soluduğu hava, tuttuğu eşya kısaca her şey sevgili olup çıkı verir bir anda. Ve en önemlisi edeptir bir sevgide. Eğer siz sevginizde edepsiz ve hâyasız davranırsanız bu çok bayağı bir şeydir. Aşık sevgilisinin yanında ya kendisini asla bulamaz veya ağzından çıkan sözcükleri tane tane cımbızla seçer. Aşk eşit bir şey değildir her zaman bir tarafta daha ağırdır bundan dolayıdır ki bir tarafın içinde hep ateş vardır.
 
 Bahsedildiği üzere site açamam veya övgüler düzemem meselesine gelince. Leyla'ya bir gün sorarlar;  O seni ne kadar çok seviyor ki çöllere düştü. Mecnun için sen ne yaptın? Leyla ise şöyle der; O sevgisini dağa, bayıra, kuşa önüne gelene söyledi ben ise şuramda; kalbimde sakladım ve kimselere diyemedim. Görüldüğü üzere sevilen kişi için site açmak, övgü düzmek ve tonlarcasını yapmak sadece kuru lakırtıdan ibarettir. Sevgiliyi ancak canınızda bulduğunuz zaman onun için yapılacakları yapmışsızdır demektir. Varsın sevdiğiniz kişi sizi farketmesin. Sevgili hiç gelmese bile, ayağının geliş sesi kıyamete kadar yankılanacak... Herkes sıradanlaştırsın aşk'ı ama bu öyle bir ummandır ki bir katre olabilene ne mutlu. Unutmayın aşk varsa her şey vardır...
 
Son olarak, bahar geldi. Baharla birlikte bülbül filizlenen tomurcuğun başında yine sevinçle bekliyor. Her zamanki yerinde bir hazanı daha atlatmanın mutluluğuyla Gül'ü görebilmeyi bekliyor. Site tasarımı da buna uygun olsun dedim.
 Tomurcuk gonca olunca görüşmek üzere.
 
 
 
Gülnâme
 
 
     Kıştı...
Dışarıda üşümüş ağaçlar,
İçeride sen vardın.
    Her yeri kaplayan beyaz örtünün nazeninliği arasında duyuluyordu sokaklardan gelen akisler. Herkes kendi mana alemine dalmış, mutlu gözüküyordu. Nefeslerin ardından hemen bir lokomotifin bacasını andırır nitelikte duman çıkıyordu ağızlardan. Soğukluğun hakim olduğu anda insanın saçlarına düşen karlar adeta herkesi yaşlı kılıyordu. Gökteki katre kısa ama aynı zamanda uzun yolculuğunda değişime uğramış havada kristalleşmişti. İşte bu şanslı kar tanelerinden birisi süzüle süzüle, yavaş bir hâlde senin gözlüğüne hafifçe indi. İndiği anda erimesi bir oldu. Bu erime, bu hayat suyu senin görüşüne engel teşkil edecek ki gözlüklerini çıkarıp temizlemeye başladın. Beyhude bakışlarım daha önce hiç fark etmediğim bir yere odaklanmıştı. Gülün üstüne düşmüş çiy tanesini andıran parlaktaki ve kuyu derinliğindeki gözlerine.
     Acaba daha önce kaç kere o gözlerinin derinliklerinde ben bir girdaba atılmış gibi geçmiştim kendimden. Sayısız defa belki de. Ama bu sefer daha farklıydı, zira direk temas kurmuştum, gözlerinle gözlerim arasında olan görünmez pamuk ipliğiyle. Tüm heybetiyle ayakta duran ve içinden binbir türlü ses gelen bir amazon ormanının kuytuluğundaydı beni benden alan gözler. Beyaz örtünün aksindeydi siyahlığa kamufle olmuş bir çift çeşm. Sormuştum seni kamere, mihr'a. Hiç birinin güzelliği yanaşmamıştı seninle boy ölçüşmeye. Yüzünden aldığı güzellikle çıkıyordu her sabah güneş günyüzüne ve nurunun ekseriyetinden çaldığı ışıkla beliriyordu her gece mah. Ne zaman görebilecektim bir daha! Çok istiyordum görmeyi beni benden alan bir çift gözü. Araya bunca zamanın hasreti girmişken seni görmeye dayanabilecek miydim, bilmem. Düşündüğüm tek şey vardı şimdi, karşımda duran ve tekrar bana bakan aynı zamanda da kaçmak isteyen aynı gözler. Sürenin kısıtlığından olsa gerek önce duraksadım, önceden planladığım her laf uçtu gitti tıpkı karşımdaki gözler gibi.
 
    Bunca zaman aradan sonra hiç hatırımdan çıkmayan çift gözü görmek ne kadar güzeldi! Tıpkı suya kavuşmuş balık gibiydi içimdeki hisler. Biliyordum ki sen beni unutmuştun. Bunu düşünerek az sinirlenmedim. Ve senin yüzünü unutmaktan öylesine korkuyordum ki. Lakin ki gözlerini gördükten sonra pişman oldum; seni unutma ihtimalini varsaydığım için. Cananım! Zulmet olmuş viran gönlümün sahibi, sana bu divan nesri tadındaki yazıyı ben yine o iki şeyi düşünerek yazdım; zümrüd-ü zer olan gözlerini.
 

Aşık ile Maşuk 
 
    
     Bir gemi düşünün. Denize ilk indiği zamandan beri hayli yorulmuş, tabiri caize mecali kalmamış. Ateş denizinde mumdan yapılmış bu gemi her seferinde lodosa yakalanmış. Şimdi lodos ve fırtına bir gemi için en büyük felakettir elbette. Bu felaketlere herhangi bir geminin karşı koyması çoğunlukla imkansızdır. Burada teknik açıdan bakılmaması lazım. Zira gemiyi lodos mağduru olmaktan alı koyan olgu karaya varacağı gündür. Bazı gemilerin yolculukları çok kısa sürer veya lodosa yakalanmazlar, bazılarıysa denizin ortasında burunlarının dikine dikine giderek batarlar. Şaha kalkarak tüm heybetlerini gösterirler. Bu çerçevede birde 'diğer'den bahsetmek gerekiyor. Yani ne batan nede batmayan gemilerden.
 
     Her şeyin ortasında kalmak nasıldır bilir misiniz? Hani sağınızda solunuzda sıkışırda kafanız tam ortada kalır. İşte aynen böyledir ortada kalmak. Tıpkı Araf gibi. İşte gemide bu sıkışıklık ekseriyetinde çakılı kalır. Karaya ilerlediğinde kara ondan uzaklaşır, karadan kendi uzaklaştığındaysa kazan dairesinden su almaya başlar. Anlaşılan bir çelişkiler silsilesi. Gemi burada her şeyin farkındadır elbette! Ne kadar bir şeyler anlamıyor gözüksede, olup biteni fark edebilecek kapasitedir. Yapılanlar suyun dalgalanmasına sebep olur. Gemi bu yüzden demir atmış vaziyette, şimşekler çakan  efsunlu bir yağmurlu havada öylece beklemektedir. Rotasını veya pusulasını kaybetmiş vaziyette. İçindeki dertten öyle müzdariptir ki anlatamaz. Zaten kendisi bile anlayamıyordur.
 
    Geminin zamanla karaya olan ihtiyacı somut olarak son bulmaya başlar. Denizde yaşaya yaşaya öğrenmiştir karasızlığın nasıl olduğunu. Tıpkı Necip Fazıl'ın 'Gelme artık yokluğunda buldum seni' veya Leyla ile çölde buluşan Mecnun'un; 'Ben ben isem sen nesin? Sen sen isen ben neyim?' demesi gibi.
Somutlaşmaktan soyutlaşmaya gidilir. Fakat bu sevmekten vazgeçmek değildir. Aksine canın içinde bir canan oluşturulmasıdır. Hatta öyle ileri gidilir ki Aşık'ın kendi canı bile canan arasında engel teşkil etmeye başlar. Böylelikle Aşık'ın içinde bulduğu -veya bulmaya çalıştığı- maşuk artık somut bir kavram değildir. Maşuk'un sevgisine ihtiyaç duymaz artık aşık. Çünkü Aşık kendi arayıp, kendi bulmuştur. Maşuk onun canındadır dem bu dem. Tezatlık olacak illa; kara, gemiye su ile ilgili olduğu için bilerek der ateşim ol diye. Gemide cevap verir; meclisinin mumu olamam, bırakta sokaktaki lamban olayım.
 
    Kara Fazlı'nın meşhur mesnevisi Gül ü Bülbül'den bir beyit ile sonlandırayım;
 
Gül yar olmadı gitti bülbüle
Bülbül yar olmadı gitti güle.
 
 
Uzaklardan
 
 
 
       Ve yine geçiyor aklımın odalarından bu içten içe etki yapan şey. Yine düşüyor aklıma. Bu sefer öncekilerden biraz daha acıtıyor. Kulaklarımda yankılanan Bırak Ay gitsin, sen kal bu gece cümlesi adeta aklımı ablukaya alıyor. Biraz sakinleşmek için en iyi çözüm hava almak diyorum. Uzatıp kafamı deniz maviliğine çalan gökyüzüne bakıyorum burun deliklerimden buharlar çıkararak. Karanlık oda ve karanlık gökyüzünün ahenkliğinde düşünüyorum. Bazı geceler çok önemli benim için. Hepsi bir öncekinin aynısı ama bazı geceler düşünceler heceler haline gelip dökülüyor. İçimden geçenler hep anlatılmayı bekliyor. Ne anlatmayı becerebildim ne de dinletmeyi zaten. Aslında o kadar çok şey varki söylenecek. Belki çok da önemi yok artık ama ben, ben oldukça ve içimdeki sen var oldukça sana anlatmak istediklerim biter mi benim? Mevzu sen olunca söylemek istediklerim hiç bitmez. Yaşamak istediklerim, anlatmak istediklerim, hatırlamak istediklerim...Bilirim ki istekler tek başına birşey ifade etmez ama ben yine de isterim. Olmayacağını bile bile. Olmaması gerektiğini bile bile.
 
  İlla zıtlık olacak işte; seni yok etmeye çalıştıkça, çoğalman-her tarafa yayılman. Kime göstermeye çalıştım ben bu gönlümün dipte kalan kısımlarını.  Zaaf, luzümsuz, ne gerek var? o kadar çok tekrarladım ki bu kelimeleri. Ne denilirse adına denilsin, bende olan yerin ve heyecanın hiç tükenmedi. Ne diyor şair; 'sen varsın diye varım ben de, ben diyorsam, biz diyorsam, hep sen varsın diye.'
 
  Başladığım gibi bitiyor işte yazdıklarım. Ama her zaman yazdıklarımda bir eksiklik, azlık var. Belki de düşüncelerimi-hislerimi kendime saklamam gerek. Ama seni senden başka kime anlatayım? Kimbilir nasılsındır? Gerçi havalar soğuyor yine selpak yakın dostun olur. Neyse, ben bu yazımı üç-dört gün önce yazdım. Belki göremezsin, belki bilmezsin diye. Gerçi bir daha ne zaman düşüncelerime yenik düşüp yazı yazarım meçhul. Üç-dört günün baz alındığı ana tarihi ise sen bilirsin. Ve şimdi bu satırları okurken aklına gelmiştir. Uzaklardan, belki etkisiz belki de etkili.
Herşeye rağmen...
iyiki doğdun...
iyiki varsın...
yoksa bir yanım hep eksik kalacaktı...
 
 
 
Geçmişten 1 dakika çalsam
 
 
       Siluetini görür gibi oldum biraz önce..Sadece bir hayaldi biliyorum. Karanlığın ortasında fluluk görmek zaten ayrı bir olay. Belki de görmek için ben kendimi zorladım. Zorladım ama göremiyorum. Hayalini bile göremiyorum. İnsan yapısı işte, beynimin en ücra köşelerinde kalmış siman için bile çok zorlanıyorum. Hani derler insan varlık değerini kayıplarda anlar diye. Aslında benim hiç 'varlığım' olmamıştı-senin gözünle-. Ama benim bir varlığım vardı, tıpkı yağmur damlaları gibi gökten gelip toprakta can bulmak gibi. Başkaların gözüyle göremediği bir şeyi görüyordum, işte o gördüğüm beni mutlu etmeye yeterdi. Masal anlatılan çocuğun, yağmurla tanışan çorak arazinin  veya ilk defa şarkı söyleyen birisinin sevinci gibiydi. Diyordum biraz önce varlıkların değeri kaybolunca anlaşılırmış diye. Olmayan değerin değerini öylesine anladım ki. Yaşadım her günümde ve gecemde.. Her zaman karanlık çöktüğü zaman düştü yüzün aklıma. Geceler boyunca çok tekrarlarım rüzgar gibi hışırtılı sesle; Gelde kurtar beni bu sıkıntıdan diye. Ama hiç bir zaman gelmedin. Gelmeyi bırak ne sesini duydum ne yüzünü gördüm. Sanki bir anda sağır ve kör oldum. Senden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı.
 
  Evet, duyar gibiyim benden önce neydi ki benden sonra ne olsun dediğini. Öyle değil işte. O kadar basit değil. Gözün görmediğini kalp görürmüş, ben inanırım ki gayet iyi gördüm ama görülmedim. Yoksa susmam veya ezilip büzülmem acizlikten-yüzsüzlükten değil, hayat damarlarımı tıkamamam içindir.  Düşmanca yaklaşmasını bilmek, yanından kaçmasını hissetmek, hor görülmek, hakaretleri sindirmek, birinin arkasından acaba bakar mı diyerek köşeyi dönesiye kadar bakmak, yüreğin kırılıp tuz-buz olmasını, pamuk ipliğinde olan zorla görüşmeyi bile kesmeyi; sen bunları ömrün boyunca hiç bilmezsin umarım. Çünkü zor, gerçekten zor. Her zaman gelmeyecek birini beklemek. Gittiğini, sevmediğini bile bile umutla beklemek. Bir yerlerde sana benzetilen birisini gizlice takip etmek ve sonunda 'tüh o değilmiş' demek... Yürek ile sevmek..  Gördüğün rüyanın hep kabusla bitmesi.. İşte bunlar daha zor.
 
 
  Sitem değildi bunlar. Belki empati yap(a)madığından dolayı halimi biraz anlatmak istedim. Umarım beni anlamışsındır. Hoş ne kadar anlattığımı da bilmem. Sakın beni yanlış da anlama..Senden bir şey istediğim yok, olamazda. Lakin benim, buz üstüne yazılan sevdalardan olmadığımı, heveslerden hiç olmadığımı en azından anla artık, bu tek isteğimdir. Ne kadar uğraştıysam da , sana olan sevdam hiç bitmedi...
 
İçimdeki deniz
 
 
   Sana tek yazabileceğim; içimdekiler. İçimden dışarı çıkmak isteyenler. Şimdi diyeceksin yine mi ben. Evet yine sen! Her zaman olduğu gibi...
Etkileyemiyor beni hiç bir şey bunun gibi. Hafif hafif yüze vurarak esmesi, sarı-turuncu karışımı bir tonda taneler saçması... Gerçekten büyüleyici bir manzara sonbahar. Bakıyorum pencereden dökülen yapraklara, esen rüzgara. Elimde ki kitabı koyuyorum bir kenara iyice incelemeye başlıyorum etrafımı. Kainat yavaş yavaş değişime uğruyor, düzen acelesiz bir şekilde değişiyor. İnsanlara mutluluk ve haz veren o 'bahar-yaz' ayları artık tekrardan görüşmek üzere diyerek veda ediyorlar. Doğa ile birlikte insanda değişiyor. İçini bir hüzün kaplıyor. Yavaş yavaş sinsice. Bir ağacı sarıp sarmalayan sarmaşık gibi.  Manzaraya baktıkça aklıma takılıyor bazı şeyler. Bir sürü siluet geçip gidiyor. Bir çölde var olan han'a acele ile uğrayıp giden seyyahlar geçiyor gözlerimin önünden. Birisine takılıp kalıyorum. Beynim yüzünü seçmek için ilk defa zorlanıyor. Ben zorladıkça o daha çok zorlanıyor. Simayı seçmeye çalışıyorum, benim hayatımda önem verdiğim birisinin simasını bellemek istiyorum. Uğraşıyorum...

  İlk önce yavaş yavaş siyah hareyle çevrelenmiş bir çift gözbebeği beliriyor. Daha sonra bir denizin dibinde var olan ve insanın içine huzur getiren kokusuyla dalgalanan yosun benzeri siyah saçlar aydınlanıyor.  Ve bu güzel manzaraya son rötuşleri veren yüz hatları... Ve yüzümde oluşan bir tebessüm. Simayı artık seçebiliyorum. Bir an yaşadığım an kadar gerçekçi geliyor. Mutlu oluyorum.  Bir kaptanın adayı keşfetmesi gibi seviniyorum. Fakat bir aksilik oluyor. Neden ilk defa zorlanmıştım bu kadar? Neden 'şimdi' deyince  göremedim bu en güzel manzarayı. Galiba insan olduğumu ilk defa bu kadar anlayarak yaşadım. İnsan işte...Hatır her zaman yeniliyor eskilerini yakarak.

  Fakat! Hala aklıma yüzün geldiği sürece yüzüm tebessüm ediyorsa, kalbim ilk defa gibi çarpıyorsa... Hala sen...Hala sensin benim için. Bu arada kitap okuyordum demiştim yukarıda. Kitaptan sana sadece bir kısım yazıyorum;

bekliyorum,
öyle bir havada gel ki,
vazgeçmek mümkün olmasın.
 
Gerçeğin Rengi
 
 
   Mavi turkuvaz bir derinlikte nefes alamıyorum. Bir dalgıcım ve yeni bir dalış denemesi yapıyorum. Oksijen tüpleri, şnorkel, regülatörler etrafımda. Şöyle bir çırpınmaya çalışıyorum ama her seferinde daha diplere yol alıyorum. Flu bir gezegende keşif yapan bir mekik gibi umarsızca sağa sola gidiyorum. Artık gücümün ve oksijenimin kalmadığının farkına vararak bir çıkış yolu arıyorum. Gözlerimi semaya doğru kaldırdığımda ışık dalgaları görüyorum. Benim çok sevdiğim bir ağaç türü vardır. Bambu. 
Onlarla henüz temas edemesemde bilirim. Diğer ağaçlardan farklı saflığın, heyhatsızlığın göstergeleridirler. Nefes alamadığım halde bambular gibi içimi bir huzur kaplıyor suyun altında. Bir mavi derinlikte değil, yeşil bir metaforun içinde gibiyim. Parlak beyaz ışıkların dansını görerek o yöne gidiyorum. Hissediyorum ki nefesim artık beni bir kaç dakika taşıyabilecek. Işıklara elimi değdireceğimi hissediyorum ve son bir kulaç atıyorum. Tam bu sırada ayaklarım yosunlara takılıyor, birer kelepçe gibi kilitliyorlar. Bağırmak istiyorum ama sadece karbondioksit kabarcıklarını görüyorum. Tamam her şey bitti diyorum ve birden ciğerlerim tertemiz hava ile doluyor. Bir hazine gibi nefesi içimde hissediyorum. Alnıma dokunuyorum ve ellerim soğuk bir suyla temas ediyor. Sudan çıkmış olduğumdan dolayı herhalde diyorum. Gözlerimi etrafıma çevirince farkına varıyorum ki her şey kupkuru. Ne bir su var ne bir deniz. Etrafımda kimseler ve malzemeler yok. Bunun bir kabus-rüya karışımı bir şey olduğunu anlamam saniyeler alıyor. Yatakta doğrulup saat'e bakıyorum; 04:27...
 
  Gördüğüm rüyanın anlamını çözmek için bir kaç dakika düşünüyorum. Sonuç sıfır. Artık gözüme uyku girmeyeceğini bildiğimden dolayı severek yaptığım bir işi yapmak istiyorum; Film izlemek. Dvdlere göz atıyorum ay ışığının eşliğinde. Bunu geç, bunu geç, bunu da geç derken elime bir tane dvd takılı kalıyor. Yapma şimdi izlenmez bu diyorum ama içimdeki bir güç ile dvd player'a takıyorum. Ve playing yazısı saniyeler içinde beliriyor. Türk sinemasının bir baş yapıtı denebilecek 'Selvi boylum Al yazmalım'.
  Bu film benim için her zaman bir anlaşılmayan olmuştu. İlk izlediğimde tabii o zamanlar evde ne blu-ray discler vardı ne de dvdler. Televizyonda denk gelmiştim. On üç yaşında birisi için bu film bir anlam ifade etmeyebilir. Yıllar geçtikçe belirli aralıklarla tekrar izledim. Ve anladım ki filmin bir mesajı bir sübminalliği var. Son sahnede 'Elini tutsam elimi tutar mı? Sevgi neydi?' diye bir soru cümlesi geçiyor. Hızla cevap veriliyor; sevgi emek ister, sevgi sabır ister diye. Sabah olurken düşünce odalarımda yankılanıyor ki doğru söylüyor. Sabır...Emek.

  Eğer bana birisi bu soruyu yöneltmiş olsaydı (sevgi neydi?) cevabım 'kimyasal bir yangın' olurdu. Neden mi? Çünkü geriye sadece en sert, en katı malzemeler, yanmayan parçalar kalır. Öfke, acı, üzüntü. Ve korku. Bestsel fotoğraf albümlerinde sıklıkla gözüme çarpar fabrika patlamaları. Uçak kazaları. Geriye hep, yanmamak için inatla direnen kapkara olmuş demir iskeletler, bozulmayan metal aksamlar kalır. Bu tablo bana 'sevgi'yi hatırlatıyor. Karşılık beklenmeyen bir yangın olmaz mı? Olur. Karşılıksız her şey hayatta ki en güzel şeydir. İyilik, mutluluk, sevgi ve daha niceleri. Biliyorum ki karşılığını alamayacağını bilen birisi hala sevgi besliyorsa gerçek sevginin anlamını biliyordur. Zaten karşlık, beklentilerin karşılanamayacağı bir noktada tıkanıp kalır. Elde etme arzusu başkadır, sevgi başkadır. Sevgi 'ben'siz mutlu olmasıdır.

  Filmi izledikten ve bu yazıyı yazdıktan sonra gözlerime bir perde çekiliyor sanki. Odama, boş duvarlara ve kendini göstermek için sabırsızlanan güneşe bakarak uykuya yeniliyorum. Umarım bu sefer göreceğim  derinlik; siyah, kahverengi, ten rengi olur. Bir insan yani. Gerçek derinliklerinde kaybolduğum, nefes alamadığım ve sevdiğim bir derinlik. Veya daha ötesi.
 
Sonsuzluğun İşaretleri
 
 
   Farkına vardığım bir şey oldu bugün dinlemekten haz aldığım Chopin'i dinlerken. Yine her zaman olduğu gibi  günün yorgunluğunu atmak için kitap sayfaları kokan odamda oturmuş müzik dinliyordum.  Aslında hiç kardeşimin olmamasından mıdır? Yoksa başka birşeyden midir bilinmez ama yalnız olarak bir şeyler yapmak anlık bir mutluluğa sürüklüyor beni. Kalabalıkta göremediğim evrenin pek çok yeni özelliğini yalnız kalarak görüyorum. Hafif bir müzik, elde kitap ve kahve... En güzel şeyler. Eee peki hani yalnızlıktan bunalan o kişi nerede diyeceksiniz eminim şimdi. Yalnızlıktan bunalmak, sıkılmak? Hımm...hiç aklıma gelmemişti daha önceleri. 

  Bir sevgiliyi değerlendirmek daha önceleri hiç mantığıma yatmamıştı. Hala da yatmıyor. İki günlük yalan sevgiler, sahte sözcükler ve yapay hareketler. Ve geriye kalanlar ise cüruftan, kirlenmeden, saygınlığını yitirmeden başka bir şey değil. ''Karşılıklı ilişki'',''paylaşma'',''birbirini tanıma'' diye adlandırılanlar ise sadece basit bir yalan. Şanslıyımdır ki bu şeyler başıma gelmedi. Böyle olacağına hiç olmasın.
Gönül dili ile anlatmak gerekiyor her şeyi. Gönül bir konuşmaya başladığında zaten susmaz. Peki karşı gönül sığ veya sağır ise? İki farklı kutup düşünmek gerekiyor. Kuzey ile Güney kutupları mesela. Aynı Dünya'ya aitler ama zıtlar. Biri aşağı biri yukarı. İşte burada gerçek sevgi devreye giriyor. Sevgi ne kadar büyük bir paradoks içinde ise yaşanılan anın değeri de o kadar. İnsanlar çeşit çeşit olduğu için; herkes birbirini tamamlayamaz. İşte ben bu dünya'daki alışagelmiş tüm sevgi kavramlarını red ederek kendi içimde yaşadığım  sevgiyi kabul ediyorum. Uzaktan ama aynı şekilde yakından, zararsız ve hafızalarda tutarak. Hep bir kişiye bağlanarak. Evet doğru kelime bu olsa gerek 'bağlanmak' hem onsuz hem onunla yaşamak.
Güzel bir çehreyi bir trende, kalabalıkta, bir sokakta, herhangi bir yerde gizlice izlemeye dayanan ve ebedi kılan bir dram bu komedya. Önce içi, zekası, ahlakı, erdemi..Sonra çehresi. Uyumun, dengenin mucizesi iç kısımda toplanıyor. Ve bir de sessizlik. Ne tek bir kelime, ne de tek bir soluk...

   Ab-ı Hayat suyu onu bulmak isteyen (define avcıları) için her yerde. Ab-ı Hayat yani ölümsüzlük benim için ise ışıltılı bir halkaya çevrili (sanki altın bir hareyle kuşatılmış), kuvars parlaklığında, hafifçe asimetrik gözbebekleri. Asla yalan söylemezler. Ve bir bayanın gizemini en iyi şekilde ortaya koyarlar. Aklıma Brassens'in bir şarkısı geldi;
 
  Bu şarkıyı ithaf etmek istiyorum.
  Sevilen tüm kadınlara
  Yaşanılan gizemli anlar boyunca...


  Gülbahçesinde gizem en iyi şekilde ortada. Dikenlerle ve güllerle dolu bir yerde gizem elbette olacak. Değil mi?
 
 
Bir kaç cümle
 
 
   Dün gece misafir oldun rüyama biliyor musun ? Uzun zamandır görmüyordum seni. Ama hiç değişmemissin hafızamda, belleğimde.. Öyle kalıcı bir yer etmişsin ki silinmiyor bir türlü.. O  saçların, güzel gözlerin, burnun, tatlı gülüşün..

 Saçların rüzgarda savrularak yürüyordun. Herşeye inat, beni yakıp kavuran aşkına inat başın hala dimdik. Dünyaya meydan okurcasına..
Hayatımda hiçbir zaman uyandığıma üzülmedim sanırım bu kadar. Sanki gerçek bir alemden, sanal bir aleme gelmişim gibi hissettim.. Sanki yalnızca seni gördüğüm o an gerçekti. Geri kalanı zahiri. Uyandıgımda bir düşünceler silsilesi aldı beni.
 
 Şu an nerdesin, kiminlesin, mutlu musun, gülüyor musun, yoksa üzdü mü biri seni, bakmaya kıyamadıgım gözlerin ağladı mı yoksa, ben geldim mi aklına, hayal kurdun mu, canın yandı mı? Bugüne kadar gerçekten kimseye bu duyguyu bu kadar yoğun hissetmedim ben. Bunu anladım.
Akşam seni rüyamda görünce artık iyice anladım ki, bu dünyada benim için yalnızca sen varsın.  Başkası olmasın zaten.
 
 Sen olmadan anlamı yok ki hiçbişeyin..
Herşeyi yanımda sen olduğunu düsünerek yapıyorum ben..
Ama sen bunu bilmiyorsun gülbahçem?.. hiç bilmedin.
Gecelerce seni düşündüğümü, rüyamlarımdan hiç çıkmadığını, seni bir an görmek için dünyayı abartısız yakacağımı bilmedin.
Herşeyden öte, seni sevdiğimi bilmedin ki..
 
Ve çok özledim seni... Seni uzaktan bile görebilmeyi öyle çok özledim ki.
 
Bugün güne seni severek uyandım gene
Ve senin beni sevmediğini bilerek
Yanlış yapmadım sandım hiç
Yaptıklarımın pişmanlığıyla uyandım
Sevgimin büyüklüğü ikimize yetermiş sandım
Yetmezmiş anladım
Belki birgün gelirsin sandım
Belki birgün seversin sandım
Olmazmış anladım
Gözlerimi açtım, güneşi gördüm
Güneş sensin sandım..


...
 
 
 
   Geçiyor günler birbiri ardına. Halbuki herşey daha dün gibi. Birden hayatımda belirişin ve ansızın gidişin. Neye borçluyum gidişini anlamış değilim. O kadar anlattın halbuki. Öğrenmişsindir belki, biraz ben geç anlarım. Yada anlamak istemem... Arada sırada hatrımı soruyorsun, nasılsın diyorsun. İyiyim diyorum. Ama değilim. Hiç iyi değilim. Savaştan savaşa koşuyor içim. Evet önceleride oluyordu savaşlarım ama hep seni gördüğünde beyaz bayrağı çekiyordum. Artık öyle değil. Her gün savaş, her gece yaraları sarmak için çabalamak... Tamam bu sefer bitti galiba diyorum, gücüm tükeniyor ama içimde birşeyler hiç aldırış etmeden harbe devam ediyor. Hepte edecek galiba..
 
  İstemiyorum. Yok istemiyorum. Gözünün içine baka baka seninle arkadaşlık oyunları oynayamam ben. Gözünde hepten değerimi hepten kaybediyorum galiba. Bir arkadaş olarak gören ve bir sevgili olarak gören. Aralarında şüphesiz uçurumlar var...
İlk birşeyler hissetmeye başladığımda kendimden utandım, nasıl böyle düşünürsün diye kendime çok kızdım ama sonra hisler devasa bir şekilde büyüdü ki laf dinlememeye başladı. İyiki de dinlemediler. Etkilenirdim ben hep filmlerden. Benimde öyle olacağını sanmıştım. Bir-iki defa rededecek eninde sonunda bana hisler besleyecek, sevecek ve beraber vakit geçireceğiz. Sonra romantik bir müzik arka fonda çalacak, ikimiz el ele sinemaya gideceğiz, akşam ben seni eve bırakacağım ve en sonunda 'credits' çıkacak, mutlulukla sonlanmış olacaktı.
 Ne hayat film karesi ne de seninle ben başroldeyiz. Tozpembe gözüken herşey aslında gri ve mat.
 
 İnsanın ruhu illa ki ölünce çıkmıyormuş. Dıştan  bir canlı olarak dolaşan bir insan tanıyorum. Ama içi yıkım yeri. Hep birşeyleri eksik gibi geliyor. Ve her baktığı yer de dolmayı bekliyor.
 
Uzun süredir yazmak istiyordum içimden geçenleri. Hep başladıktan sonra vazgeçiyordum. Daha çok acıyordu çünkü içim. Şimdi de acıdı, acıyor. Yağmur başlayacak eminim biraz sonra,
 galiba yine gözlerim doluyor. Acizlik mi? Değil. Elimden geldiği kadar ağlamak istiyorum. Saatler sürüyor bazen bu. Çocuklar gibi. Çocuklar gibi masumca. En saf elmasların saflığında.
 
 Gülbahçem.. Tıpkı Bülbül'ün Gül'e olan sözü gibi; unutmadım, unutamam.

   
Ben bu yazıyı sana yazdım
 
   İçinde küçücük kaldığım büyük bir anlamı var hayatının biliyorum ve hayallerin... Bir bilet diyor insan içinden bazen sadece gidişi olan... Bırakmak, kaçmak ya da her neyse adı... İçinden çıkıp vücuduna uzaktan bakmak istiyor ve işler yoluna girene kadar asla içine girmemek...
 
  Seni anlıyorum, anladım hep... Çünkü sadece dinlemedim, hissettim ben, kısa kısa anlar için sen olmayı denedim, yoksa bu kadar kolay kabullenemezdim seni yanımda istediğim tüm anlarda, yatağımın içine girip sonu mutlu sonla biten aşk romanları okumayı...
Hayatıma senden önce olduğu gibi devam etmek istiyorum günlerdir. Garip ama senden önceki hayatımın üzerinden çok uzun zaman geçmiş gibi geliyor.
Geceleri senin beyaz atlı prensin olduğum masalları düşünerek uyuyorum. Hem hepsine de mutlu sonlar yazıyorum zaten masal dediğin mutlu sonla bitmez mi...Açık söylemek gerekirse canım hala ilk baştaki kadar acıyor. Eğer karşımda olsan buna da zamanla geçecek derdin kesin.
 
 Derdin ama neye derdin niçin söylerdin? Bilmiyorum değilim senin baktığın yere yağmur, benim baktığım yere kar yağıyor. Kar tanesi olsan ben baharda yağmanı bekleyeceğim, haydi bir mucize oldu yağdın diyelim avuçlarımda yaz sıcaklığı; eriyip gideceksin. Sonbahara kaçsam telaşlı düşlerle, sen diye toplamaya kalksam dökülen yaprakları parmak ucum değdiği anda kırılacaksın kışta bekleyen buz tutmuşluğunla.
 Sen, beni ben yapan tek şeysin.. Eğer sen olmasan ben yine yaşardım ama bu duyguları, sevdayı galiba tadamazdım. Senden herşeyi öğrendim. Sevmeyi, acıyı, hatta tiyatroya dahil bilgileri bile. Bir tek senden unutmayı öğrenemedim.
 
 
 Sana aşık olmak, adam gibi aşkların yalansız ve zamansız sevdaların hala var olduğunu sevgi simsarlarına kanıtlamak. Her şeye rağmen, sevdanın nefesini kesen, yüreğimin hareketlerini gözlerinin karanlık dehlizlerinde kilitleyen yalnızlığa inat seni sonsuza değin sevmek. Gece gündüz bilmeden senin dünyanda senin saatlerinin işlediği zamanın sen olmadığında durup beklediği bir alemde, sen sevene kadar,aşka ihtiyaç duyana kadar sana sevgili olmak...
 
 Hani insan kendine acı veren şeylerden kurtulmak ister, uğraşır çabalar kurtulmak için. Ama ben istemiyorum hiç aklımdan çıkmanı.. Hep yerini gizli kuytumda saklamayı istiyorum. Seninle aynı şehirde nefes almak bile güzel gelir bana. Kokun siner her rüzgâra ben hep onu koklarım.
 İçimde ismini bağıran birisi, izin vermiyor söylemek istediklerimin bende kalmasına. Anlatıyorum sana gülbahçem sadece sana yazıyorum yazdıklarımı. Şu an sabah ezanı okunuyor ve daha uyku girmedi gözlerime aslında çok uykum var ama sana seslenmek istiyorum oku! diye.
 
 Geçen gün seninle nadir olan yürüyüşümüzün olduğu yerden geçtim. Bilerek geçtim, yolum düştü diyerek yalan söylemeyeceğim. Bir an canlandı gözlerimde hayalin. Dedim keşke yine yanımda olsada yanımdan kaçmak istese, terslese, benim ona söylediklerimi o duymazlıktan gelse diye.
 
 Şimdiyse,
 içimde bi yara var. Böyle normal bi yara gibi değil. kanamıyan. Öyle sızlıyor sadece. hiç geçmicek gibi duruyor. ve yalnızım çok. bana sarıl. ölmeden önce bi kere sadece.
 
  Son kez bakmak istiyorum ruhunun derinliklerine. Sonra da uçsuz bucaksız gökyüzüne karışmak istiyorum. Anlamını hala yitirmemiş birkaç kelime var aklımda; onlarla yaşama sarılmak istiyorum. Belki başka bir zaman yeniden fark ederim gözlerinin parıltısını uzaklardan; o parıltıdan tanırım seni. Belki başka bir yerde, en umulmadık anda karşılaşırım hayatla yeniden; ama anladım, şimdi sırası değil.
 Eğer bir gün seni aramak için yolllara düşsem, bıraktığım yerde olur musun bilemiyorum. Ama emin ol, beni bu dünyaya az da olsa bağlayan, içimde bir yerlerde bir kıpırtı uyandıran tek şey, seni yeniden bulmak için beslediğim umut olacak. Oysa senin tüm bunlardan haberin bile yok.
 
 
 Şimdi müzik dinliyorum. şarkılar çok güzel. şarkı sözlerini hiç bu kadar hissetmemiştim, çok sıkıldığımda birkaç yalnızlık şarkısı iyi geliyor bu aralar bana. Belki bir gün birlikte dinleriz, birlikte hissederiz yalnızlığı. Ben her zaman o günü bekliyorum ya neyse.
 
 Biliyorum bu sefer uzun yazdım belkide okursan sıkıldın ama ben bu yazıyı sana yazdım.
 
 Ve şu vakit pencereden şehrin ışıklarına bakıyorum. Ben dışarıyı izlerken yağmur başladı hafiften. Çok güzel yağdı. Dakikalarca izledim ama olmadı,
 yağmurun güzelliği senin yerini tutmadı...
 
 

gelsen...
ilgilensen...
baksan...
umursasan...
anlasan...
sarılsan...
gitmesen...

hiç gitmesen! ve kimsecikler görmese seni benden başka!
sadece bana güzel gelsen
...
 
 
 
 
   Masal Sürüyor
 
 "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım.
Yazı yazmak da hırstan başka ne idi?
Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim.
Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım, oturdum. Ada`nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."
 
  Yukarıdaki sözler Sait Faik`e ait... Beni ve benim gibi bu satırları okuyan nice insanları anlatmış... Anladım ki yazarsam kurtulacağım içimdekilerden... 
 
 
  Herkes gibi
 
 
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
 
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
 
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
 
Nazım Hikmet Ran
 
   Ahh sanırım bu tür şiirlerle kendimi avutuyorum. Yok hayır ne unutmuşluğum var ne herkes gibi olduğun var. Hala yerin en derinimde. Hala en gizli saklı köşede.
 Defalarca konuşmak için cesaretlendim, zaten yüz yüze ihtimali yok ama bir tutunacak dalım var. Eğer burayı okursan anlarsın sen...
İçimden geçiyor senin hâlini hatırını sormak, bir kaç dakikanı bana ayırmanı bilmek ama yapamıyorum. Merhaba sohbetinden ileriye gitmiyor bir türlü. Ama sen bana bakma, biliyor musun defalarca sana yazıp siliyorum o yerden işte. Anlamışsındır umarım. Aslında neler demek istiyorum sana karşıda, en azından ufak bir resmini kaybetmek istemiyorum...
 
  Live together, die alone-
 
    Bu sözlerim "kendimi ona nasıl sevdirebilirim, onu nasıl kendime bağlayabilirim" türünden mail atan arkadaşlara ithafendir. Birlikte yaşamın en zor olduğu dönemleri yaşıyoruz ve bu iş yarın daha da zor olacak. Bu birliktelikleri ister arkadaşlık, ister aşk ister evlilik olarak algılayın o bitmez dediğimiz sevgiler tükenmeye başladığında anlıyorsunuz asıl olanın sadece sevgi ve aşk olmadığını.
 
  Kabullenmek zor ama hiçkimse herkes tarafından sevilen olmadı tarihte ve de olmayacak. Bir şekilde sizi sevmeyenler, sizden nefret edenler hatta kin besleyenler olacak, aralarında en yakın kan bağı bulunsa bile...
Bu yüzden herkese kendimi sevdireyim diye muhafazakarlığınızdan taviz vermeyin. İhtimal ki sandığınızdan daha çok sevileceksiniz. Ve de esas önemli nokta: nerde - kimle ne yaşarsanız yaşayın aslında teksiniz, tek : sizsiniz...
 
 izleyenler bilir Lost`un ikinci sezon finalinde Dr.Jack şöyle diyor bir sahnede:
"live together, die alone"...
 
Yağmur
 
   Yağmurlu günlerde insan daha bir garip oluyor. Nasıl anlatsam anlaşılır bilmiyorum ama bir garip oluyor işte insan. İçine bir takım şeyler doluyor, aklına geçmiş günler geliyor. Olmayanların oldukları günler akla geliyor...
 Yine yağmur yağıyordu bugün, kitap okurken pencereye vuran damlalardan farkına vardım. Severim yağmurlu havaları aldım elime bir şemsiye hemen indim aşağıya. Yağmur mis kokar, temiz kokar. Kimileri sevgilinin kokusuna benzetir yağmurun toprağa düştükten sonra etrafa yaydığı kokuyu. Eminim benziyordur.
 

.                       
 
 
 
 Yağmur yağarken öylesine düşündüm. Düşünürken aklımdan geçenler şunlardı;
  Onlarca şarkı yazmak istiyorum sana.. Onlarca şiir..
Dünya üzerinde henüz kimsenin bulmadığı özlü sözler.. İçimdekileri anlatacak..
 Ama bulamıyorum, yazamıyorum..
Yazamam ben öyle.. hiç yazamadım..Yazdıklarım sadece yazacaklarım güvencesi idi.
  Sadece yazmamak da değil ki.. söyleyemem de ben öyle hislerimi kolay kolay.
  Hiç söyleyemedim.. Yarım yamalak anlattım aklımdakileri, kalbimdekileri.
 Günlerce, aylarca izledim seni.. Gözlerini, bakışlarını, yürüyüşünü, gülüşünü, sevinci, hüznünü.. Ama farketmedin sen.. belki de farkettin kimbilir. Ama farkettiğini belli etmedin.. ya da ben anlayamadım.
  Şimdi göremiyorum seni,  göremeyeceğim bunu da biliyorum..
Ama görmek istiyorum.. Tekrar gülüşünü izlemek istiyorum..
 Eğer bana desen; geçmişe dönsek bana hislerini söyler miydin diye.
Hiç düşünmeden söylerdim de diyemiyorum.. Ama bilmeni çok istedim.. isterdim.. Yarım yamalak değil, herşeyini, tüm özlüğünü.
 Bilmeni isterdim gülüşünle daldığım uykuları, hüzünlü gözlerinle haram olan gecelerimi, her gece yatmadan önce sana dair dualar ettiğimi, hiç çıkmadığın düşlerimi..
 
  Ama bilmeyeceksin güzel gözlüm..
 Bir kez dokunmak için herşeyden vazgeçeceğim ellerini hiç tutamayacağım ben .. Oysa ne kadar çok isterdim narin ellerini avuçlarıma almayı, sevmeyi..
 Ben farklı biriyim belki de. Hislerini söyleyemeyen.. Etrafında olanlardan olmayan..Gözlerini sevdiği için kararttımı aydınlığı hiçbirşeyde bulamayan. Belki de sen tam tersisin..
Nerdesindir kim bilir şimdi? Ne yapıyorsundur? Belki arkadaşınla cafedesindir belki sinemada. Gülüyorsundur, eğleniyorsundur. Ne güzel hep böyle ol zaten. Üzme kendini hiçbirşey için ama ne bileyim bu şahsın aylardır her gün yaptığını sen senede bir kere yap.
 Bir kere aklına getir...
 
Yürek dediğin bir (b)aşka yanmalı
 
   
 

  
  Aşk, bir Gül'ün adıydı...
İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü!..
Gel ey, unutma beni!...
Seni bir seven aşkına sev beni!.. 
 Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim...
Seni sevdiğim gibi...
 
  Gülbahçem,
  Hatırıma düştün hatırına düşür beni. Sevdim seni, sevindir beni. uzaktayım yakınına vardır beni; yandım pınarına kandır beni. sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandım, beni serin kuyulardan; koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır beni derin uykulardan. gözyaşı değil nice demdir gözümden akan; belki eriyip biten ruhumdur damlayan!.. gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az. gül düşleri göreyim gül gecelerinde, gül’ün aşkını derelim gül hecelerinde.  gönülleri yıka gül suyuyla. gönüldendir şikayet kimseden feryâdım yoktur.
 
  gönlüm ki gül’e hasret… üçüncü halin imkansızlığında… ve kozanın amansız yırtılışında…
cevher gül’e düştü, mıknatıs bana, güzellik gül’e, sevgi bana… güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları… güzelliğimi arttır benim gül’üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi… senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle. genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi. bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; gel yanına çek beni!. gel! sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!..
 
 gönül ki gül’e hasret…
 
  Gülbahçem kaç gündür göremedim gül yüzünü. Solmamıştır demi? Hala ilk gördüğüm gibi rengarenk değil mi? Yanlış anlama gül yüzün solarsa seni sevmeyeceğim anlamına gelmiyor bu. Sadece bir gülüşünle bile etrafa güller dağıtan yüzün hiç solmasın istedim. Neden solsun ki dersen,
bugün senin kokunu bulabildiğim tek yer olan, binbir özenle diktiğim güllerin yanına gittim. Her günden farklı değildi ama solmaya başlamış güller artık. Halbuki onlara anlatırdım hep seni. Ben konuşur onlar dinlerdi. Hep merak etmişlerdir belki bizden bile güzel olan, sevilen bu kimdi diye? Göremeden solup gittiler... Ama başka bir bahar açacaklar ve yine ben onlara senden bahsedeceğim sonunu bilmeden. Anlattıkça onlar daha çok sana benzemek isteyecekler ve 'gül'e benzeyecekler. İşte onlarda gittiler tıpkı aylarca dinledikleri gibi... Gitme onlara da diyemedim kader buydu çünkü. Özleyeceğim tıpkı aylarca özlediğim gibi. Gariptir ki çiçeğe aşk besliyormuşum gibi geliyordu. Kimisinin dalından koparıp attığı, kiminin ayaklarının altında ezdiği çiçeklere sevgim varmış. Sana daha önce demiştim onlara anlatıyorum seni diye.
  Ama benim ki çiçeğe aşk değil tabiki. Sadece olmayanın oluşan hayaline aşk. Gül'e bakınca seni görmeye aşık bu kalp.
Fuzuli bir beyitinde şöyle der 'Her türlü salat-ü savmın kazası var da, sensiz geçen vakt-ü zamanın kazası yok'. Ne güzel der, ne hoş der. Kalbimden geçenleri asırlar önce der. Namazın kazası var da, sensiz geçen günlerin kazası yok. der.  Nereden mi anladım bunu?;
 
 Bugün arkadaşlar çaldı kapımı. Dört-beş senedir geçmişliğim vardır onlarla. Evde oturuyorsun bir aydır, biraz kafanı dağıt türünden birşeyler gevelediler. Aslında bir aydır ihtiyaçlar hariç( market ve kitap alışverişi) evden çıkmıyordum. Birde bazen sana dediğim gibi seninle yürüdüğümüz yola çıkıyordum. Sokağını da saymak lazım tabi.
 Ehh hadi çıkayım dedim. Çıktık, sinemaya götürdüler. Yok istemem kalsın derken bilet kuyruğunda buldum kendimi. Neyse film başladı ve ben daha o an farkettim yanımda olmadığını. Hemen sol tarafımda bir çift oturuyordu. Birinin eli birinin yanındaydı, sımsıkı tutmuş yüzlerinde tebessüm ile izliyorlardı filmi. Benim elim koltuğu tutmuş arkadaşımın verdiği patlamış mısırdan almaya çalışıyordu. İşte o zaman anladım yokluğunu. Daha önce hiç olmamıştım böylesine, evet her gün her gece sızlanmıştım ama içimi acıttı bu sefer gördüklerim. Daha sonra zaman geçtikçe kızın başı erkeğin omzundaydı. Ne güzeldi o an. Bir an ben bile mutlu oldum vay be dedim. Niye yoksun, neden gülbahçem diye kimbilir kaç kere sayıkladım filmi izlerken. Geldim eve sonra düşündüm, neler yaşamak istemişimde hepsi istemekle kalmış. Haa sakın ama şikayet etmiyorum sana. Sadece bilmeni istiyorum. Zor gülbahçem, bir gün sende birisini seversen o zaman anlayacaksın benim anlatmak istediklerimi ve bana o zaman hak vereceksin. Ne çok istedim o an keşke cananım yanımda olsa da, başkalarıda beni gıpta ile izlese. Bende filmi sevdiğim, herşeyim ile izlesem. Onun anlamadığı yerleri ben çıkışta ona anlatsam..diye.
hayaller... senden geriye kalan...
 
 Mecnun hep aşıkların sembolü oldu bunca yıl. Leyla'da maşuk. Mecnun hep sevdi Leyla'yı, kavuşmak nasip olmadı bir türlü.
Mecnun, Leyla için bir gram toz zerreciği idi. Peki Leyla Mecnun için neydi?
Leyla, Mecnun un hiç bir şeyiydi.
Mecnun zaten Leylaydı.
 
Kendine iyi bakarsan bana iyi bakmış olursun, gülbahçem iyi bak bize. 
(Bu arada galiba saçlarını kestirmişsin, görmedim duymadım sadece hissettim.)
 
 

Kimiler Gül dediler, ömür boyu güldüler;
Kimiler Gül dediler, Gül uğruna öldüler.
...
  

 
 
 
 
 
 
 
 
 
İletisim - Mail to
 Kişisel web sitesi   TurkeyRank.Com - Pagerank ServisiTOPlist diziler Arama Motoru
 
-Kuruluş Tarihi-
5 Ekim 2008
Bu site tamamen Gülistan'a ithaf edilmiştir.
Tek seni gördüm bu bahçede...