|

-
Aşık ile Maşuk
Bir gemi düşünün. Denize ilk indiği zamandan beri hayli yorulmuş, tabiri caize mecali kalmamış. Ateş denizinde mumdan yapılmış bu gemi her seferinde lodosa yakalanmış. Şimdi lodos ve fırtına bir gemi için en büyük felakettir elbette. Bu felaketlere herhangi bir geminin karşı koyması çoğunlukla imkansızdır. Burada teknik açıdan bakılmaması lazım. Zira gemiyi lodos mağduru olmaktan alı koyan olgu karaya varacağı gündür. Bazı gemilerin yolculukları çok kısa sürer veya lodosa yakalanmazlar, bazılarıysa denizin ortasında burunlarının dikine dikine giderek batarlar. Şaha kalkarak tüm heybetlerini gösterirler. Bu çerçevede birde 'diğer'den bahsetmek gerekiyor. Yani ne batan nede batmayan gemilerden.
Her şeyin ortasında kalmak nasıldır bilir misiniz? Hani sağınızda solunuzda sıkışırda kafanız tam ortada kalır. İşte aynen böyledir ortada kalmak. Tıpkı Araf gibi. İşte gemide bu sıkışıklık ekseriyetinde çakılı kalır. Karaya ilerlediğinde kara ondan uzaklaşır, karadan kendi uzaklaştığındaysa kazan dairesinden su almaya başlar. Anlaşılan bir çelişkiler silsilesi. Gemi burada her şeyin farkındadır elbette! Ne kadar bir şeyler anlamıyor gözüksede, olup biteni fark edebilecek kapasitedir. Yapılanlar suyun dalgalanmasına sebep olur. Gemi bu yüzden demir atmış vaziyette, şimşekler çakan efsunlu bir yağmurlu havada öylece beklemektedir. Rotasını veya pusulasını kaybetmiş vaziyette. İçindeki dertten öyle müzdariptir ki anlatamaz. Zaten kendisi bile anlayamıyordur.
Geminin zamanla karaya olan ihtiyacı somut olarak son bulmaya başlar. Denizde yaşaya yaşaya öğrenmiştir karasızlığın nasıl olduğunu. Tıpkı Necip Fazıl'ın 'Gelme artık yokluğunda buldum seni' veya Leyla ile çölde buluşan Mecnun'un; 'Ben ben isem sen nesin? Sen sen isen ben neyim?' demesi gibi.
Somutlaşmaktan soyutlaşmaya gidilir. Fakat bu sevmekten vazgeçmek değildir. Aksine canın içinde bir canan oluşturulmasıdır. Hatta öyle ileri gidilir ki Aşık'ın kendi canı bile canan arasında engel teşkil etmeye başlar. Böylelikle Aşık'ın içinde bulduğu -veya bulmaya çalıştığı- maşuk artık somut bir kavram değildir. Maşuk'un sevgisine ihtiyaç duymaz artık aşık. Çünkü Aşık kendi arayıp, kendi bulmuştur. Maşuk onun canındadır dem bu dem. Tezatlık olacak illa; kara, gemiye su ile ilgili olduğu için bilerek der ateşim ol diye. Gemide cevap verir; meclisinin mumu olamam, bırakta sokaktaki lamban olayım.
Kara Fazlı'nın meşhur mesnevisi Gül ü Bülbül'den bir beyit ile sonlandırayım;
Gül yar olmadı gitti bülbüle
Bülbül yar olmadı gitti güle.
Uzaklardan
Ve yine geçiyor aklımın odalarından bu içten içe etki yapan şey. Yine düşüyor aklıma. Bu sefer öncekilerden biraz daha acıtıyor. Kulaklarımda yankılanan Bırak Ay gitsin, sen kal bu gece cümlesi adeta aklımı ablukaya alıyor. Biraz sakinleşmek için en iyi çözüm hava almak diyorum. Uzatıp kafamı deniz maviliğine çalan gökyüzüne bakıyorum burun deliklerimden buharlar çıkararak. Karanlık oda ve karanlık gökyüzünün ahenkliğinde düşünüyorum. Bazı geceler çok önemli benim için. Hepsi bir öncekinin aynısı ama bazı geceler düşünceler heceler haline gelip dökülüyor. İçimden geçenler hep anlatılmayı bekliyor. Ne anlatmayı becerebildim ne de dinletmeyi zaten. Aslında o kadar çok şey varki söylenecek. Belki çok da önemi yok artık ama ben, ben oldukça ve içimdeki sen var oldukça sana anlatmak istediklerim biter mi benim? Mevzu sen olunca söylemek istediklerim hiç bitmez. Yaşamak istediklerim, anlatmak istediklerim, hatırlamak istediklerim...Bilirim ki istekler tek başına birşey ifade etmez ama ben yine de isterim. Olmayacağını bile bile. Olmaması gerektiğini bile bile.
İlla zıtlık olacak işte; seni yok etmeye çalıştıkça, çoğalman-her tarafa yayılman. Kime göstermeye çalıştım ben bu gönlümün dipte kalan kısımlarını. Zaaf, luzümsuz, ne gerek var? o kadar çok tekrarladım ki bu kelimeleri. Ne denilirse adına denilsin, bende olan yerin ve heyecanın hiç tükenmedi. Ne diyor şair; 'sen varsın diye varım ben de, ben diyorsam, biz diyorsam, hep sen varsın diye.'
Başladığım gibi bitiyor işte yazdıklarım. Ama her zaman yazdıklarımda bir eksiklik, azlık var. Belki de düşüncelerimi-hislerimi kendime saklamam gerek. Ama seni senden başka kime anlatayım? Kimbilir nasılsındır? Gerçi havalar soğuyor yine selpak yakın dostun olur. Neyse, ben bu yazımı üç-dört gün önce yazdım. Belki göremezsin, belki bilmezsin diye. Gerçi bir daha ne zaman düşüncelerime yenik düşüp yazı yazarım meçhul. Üç-dört günün baz alındığı ana tarihi ise sen bilirsin. Ve şimdi bu satırları okurken aklına gelmiştir. Uzaklardan, belki etkisiz belki de etkili.
Herşeye rağmen...
iyiki doğdun...
iyiki varsın...
yoksa bir yanım hep eksik kalacaktı...
Geçmişten 1 dakika çalsam
Siluetini görür gibi oldum biraz önce..Sadece bir hayaldi biliyorum. Karanlığın ortasında fluluk görmek zaten ayrı bir olay. Belki de görmek için ben kendimi zorladım. Zorladım ama göremiyorum. Hayalini bile göremiyorum. İnsan yapısı işte, beynimin en ücra köşelerinde kalmış siman için bile çok zorlanıyorum. Hani derler insan varlık değerini kayıplarda anlar diye. Aslında benim hiç 'varlığım' olmamıştı-senin gözünle-. Ama benim bir varlığım vardı, tıpkı yağmur damlaları gibi gökten gelip toprakta can bulmak gibi. Başkaların gözüyle göremediği bir şeyi görüyordum, işte o gördüğüm beni mutlu etmeye yeterdi. Masal anlatılan çocuğun, yağmurla tanışan çorak arazinin veya ilk defa şarkı söyleyen birisinin sevinci gibiydi. Diyordum biraz önce varlıkların değeri kaybolunca anlaşılırmış diye. Olmayan değerin değerini öylesine anladım ki. Yaşadım her günümde ve gecemde.. Her zaman karanlık çöktüğü zaman düştü yüzün aklıma. Geceler boyunca çok tekrarlarım rüzgar gibi hışırtılı sesle; Gelde kurtar beni bu sıkıntıdan diye. Ama hiç bir zaman gelmedin. Gelmeyi bırak ne sesini duydum ne yüzünü gördüm. Sanki bir anda sağır ve kör oldum. Senden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı.
Evet, duyar gibiyim benden önce neydi ki benden sonra ne olsun dediğini. Öyle değil işte. O kadar basit değil. Gözün görmediğini kalp görürmüş, ben inanırım ki gayet iyi gördüm ama görülmedim. Yoksa susmam veya ezilip büzülmem acizlikten-yüzsüzlükten değil, hayat damarlarımı tıkamamam içindir. Düşmanca yaklaşmasını bilmek, yanından kaçmasını hissetmek, hor görülmek, hakaretleri sindirmek, birinin arkasından acaba bakar mı diyerek köşeyi dönesiye kadar bakmak, yüreğin kırılıp tuz-buz olmasını, pamuk ipliğinde olan zorla görüşmeyi bile kesmeyi; sen bunları ömrün boyunca hiç bilmezsin umarım. Çünkü zor, gerçekten zor. Her zaman gelmeyecek birini beklemek. Gittiğini, sevmediğini bile bile umutla beklemek. Bir yerlerde sana benzetilen birisini gizlice takip etmek ve sonunda 'tüh o değilmiş' demek... Yürek ile sevmek.. Gördüğün rüyanın hep kabusla bitmesi.. İşte bunlar daha zor.
Sitem değildi bunlar. Belki empati yap(a)madığından dolayı halimi biraz anlatmak istedim. Umarım beni anlamışsındır. Hoş ne kadar anlattığımı da bilmem. Sakın beni yanlış da anlama..Senden bir şey istediğim yok, olamazda. Lakin benim, buz üstüne yazılan sevdalardan olmadığımı, heveslerden hiç olmadığımı en azından anla artık, bu tek isteğimdir. Ne kadar uğraştıysam da , sana olan sevdam hiç bitmedi...
İçimdeki deniz
Sana tek yazabileceğim; içimdekiler. İçimden dışarı çıkmak isteyenler. Şimdi diyeceksin yine mi ben. Evet yine sen! Her zaman olduğu gibi...
Etkileyemiyor beni hiç bir şey bunun gibi. Hafif hafif yüze vurarak esmesi, sarı-turuncu karışımı bir tonda taneler saçması... Gerçekten büyüleyici bir manzara sonbahar. Bakıyorum pencereden dökülen yapraklara, esen rüzgara. Elimde ki kitabı koyuyorum bir kenara iyice incelemeye başlıyorum etrafımı. Kainat yavaş yavaş değişime uğruyor, düzen acelesiz bir şekilde değişiyor. İnsanlara mutluluk ve haz veren o 'bahar-yaz' ayları artık tekrardan görüşmek üzere diyerek veda ediyorlar. Doğa ile birlikte insanda değişiyor. İçini bir hüzün kaplıyor. Yavaş yavaş sinsice. Bir ağacı sarıp sarmalayan sarmaşık gibi. Manzaraya baktıkça aklıma takılıyor bazı şeyler. Bir sürü siluet geçip gidiyor. Bir çölde var olan han'a acele ile uğrayıp giden seyyahlar geçiyor gözlerimin önünden. Birisine takılıp kalıyorum. Beynim yüzünü seçmek için ilk defa zorlanıyor. Ben zorladıkça o daha çok zorlanıyor. Simayı seçmeye çalışıyorum, benim hayatımda önem verdiğim birisinin simasını bellemek istiyorum. Uğraşıyorum...
İlk önce yavaş yavaş siyah hareyle çevrelenmiş bir çift gözbebeği beliriyor. Daha sonra bir denizin dibinde var olan ve insanın içine huzur getiren kokusuyla dalgalanan yosun benzeri siyah saçlar aydınlanıyor. Ve bu güzel manzaraya son rötuşleri veren yüz hatları... Ve yüzümde oluşan bir tebessüm. Simayı artık seçebiliyorum. Bir an yaşadığım an kadar gerçekçi geliyor. Mutlu oluyorum. Bir kaptanın adayı keşfetmesi gibi seviniyorum. Fakat bir aksilik oluyor. Neden ilk defa zorlanmıştım bu kadar? Neden 'şimdi' deyince göremedim bu en güzel manzarayı. Galiba insan olduğumu ilk defa bu kadar anlayarak yaşadım. İnsan işte...Hatır her zaman yeniliyor eskilerini yakarak.
Fakat! Hala aklıma yüzün geldiği sürece yüzüm tebessüm ediyorsa, kalbim ilk defa gibi çarpıyorsa... Hala sen...Hala sensin benim için. Bu arada kitap okuyordum demiştim yukarıda. Kitaptan sana sadece bir kısım yazıyorum;
bekliyorum,
öyle bir havada gel ki,
vazgeçmek mümkün olmasın.
Gerçeğin Rengi
Mavi turkuvaz bir derinlikte nefes alamıyorum. Bir dalgıcım ve yeni bir dalış denemesi yapıyorum. Oksijen tüpleri, şnorkel, regülatörler etrafımda. Şöyle bir çırpınmaya çalışıyorum ama her seferinde daha diplere yol alıyorum. Flu bir gezegende keşif yapan bir mekik gibi umarsızca sağa sola gidiyorum. Artık gücümün ve oksijenimin kalmadığının farkına vararak bir çıkış yolu arıyorum. Gözlerimi semaya doğru kaldırdığımda ışık dalgaları görüyorum. Benim çok sevdiğim bir ağaç türü vardır. Bambu.
Onlarla henüz temas edemesemde bilirim. Diğer ağaçlardan farklı saflığın, heyhatsızlığın göstergeleridirler. Nefes alamadığım halde bambular gibi içimi bir huzur kaplıyor suyun altında. Bir mavi derinlikte değil, yeşil bir metaforun içinde gibiyim. Parlak beyaz ışıkların dansını görerek o yöne gidiyorum. Hissediyorum ki nefesim artık beni bir kaç dakika taşıyabilecek. Işıklara elimi değdireceğimi hissediyorum ve son bir kulaç atıyorum. Tam bu sırada ayaklarım yosunlara takılıyor, birer kelepçe gibi kilitliyorlar. Bağırmak istiyorum ama sadece karbondioksit kabarcıklarını görüyorum. Tamam her şey bitti diyorum ve birden ciğerlerim tertemiz hava ile doluyor. Bir hazine gibi nefesi içimde hissediyorum. Alnıma dokunuyorum ve ellerim soğuk bir suyla temas ediyor. Sudan çıkmış olduğumdan dolayı herhalde diyorum. Gözlerimi etrafıma çevirince farkına varıyorum ki her şey kupkuru. Ne bir su var ne bir deniz. Etrafımda kimseler ve malzemeler yok. Bunun bir kabus-rüya karışımı bir şey olduğunu anlamam saniyeler alıyor. Yatakta doğrulup saat'e bakıyorum; 04:27...
Gördüğüm rüyanın anlamını çözmek için bir kaç dakika düşünüyorum. Sonuç sıfır. Artık gözüme uyku girmeyeceğini bildiğimden dolayı severek yaptığım bir işi yapmak istiyorum; Film izlemek. Dvdlere göz atıyorum ay ışığının eşliğinde. Bunu geç, bunu geç, bunu da geç derken elime bir tane dvd takılı kalıyor. Yapma şimdi izlenmez bu diyorum ama içimdeki bir güç ile dvd player'a takıyorum. Ve playing yazısı saniyeler içinde beliriyor. Türk sinemasının bir baş yapıtı denebilecek 'Selvi boylum Al yazmalım'.
Bu film benim için her zaman bir anlaşılmayan olmuştu. İlk izlediğimde tabii o zamanlar evde ne blu-ray discler vardı ne de dvdler. Televizyonda denk gelmiştim. On üç yaşında birisi için bu film bir anlam ifade etmeyebilir. Yıllar geçtikçe belirli aralıklarla tekrar izledim. Ve anladım ki filmin bir mesajı bir sübminalliği var. Son sahnede 'Elini tutsam elimi tutar mı? Sevgi neydi?' diye bir soru cümlesi geçiyor. Hızla cevap veriliyor; sevgi emek ister, sevgi sabır ister diye. Sabah olurken düşünce odalarımda yankılanıyor ki doğru söylüyor. Sabır...Emek.
Eğer bana birisi bu soruyu yöneltmiş olsaydı (sevgi neydi?) cevabım 'kimyasal bir yangın' olurdu. Neden mi? Çünkü geriye sadece en sert, en katı malzemeler, yanmayan parçalar kalır. Öfke, acı, üzüntü. Ve korku. Bestsel fotoğraf albümlerinde sıklıkla gözüme çarpar fabrika patlamaları. Uçak kazaları. Geriye hep, yanmamak için inatla direnen kapkara olmuş demir iskeletler, bozulmayan metal aksamlar kalır. Bu tablo bana 'sevgi'yi hatırlatıyor. Karşılık beklenmeyen bir yangın olmaz mı? Olur. Karşılıksız her şey hayatta ki en güzel şeydir. İyilik, mutluluk, sevgi ve daha niceleri. Biliyorum ki karşılığını alamayacağını bilen birisi hala sevgi besliyorsa gerçek sevginin anlamını biliyordur. Zaten karşlık, beklentilerin karşılanamayacağı bir noktada tıkanıp kalır. Elde etme arzusu başkadır, sevgi başkadır. Sevgi 'ben'siz mutlu olmasıdır.
Filmi izledikten ve bu yazıyı yazdıktan sonra gözlerime bir perde çekiliyor sanki. Odama, boş duvarlara ve kendini göstermek için sabırsızlanan güneşe bakarak uykuya yeniliyorum. Umarım bu sefer göreceğim derinlik; siyah, kahverengi, ten rengi olur. Bir insan yani. Gerçek derinliklerinde kaybolduğum, nefes alamadığım ve sevdiğim bir derinlik. Veya daha ötesi.
Sonsuzluğun İşaretleri
Farkına vardığım bir şey oldu bugün dinlemekten haz aldığım Chopin'i dinlerken. Yine her zaman olduğu gibi günün yorgunluğunu atmak için kitap sayfaları kokan odamda oturmuş müzik dinliyordum. Aslında hiç kardeşimin olmamasından mıdır? Yoksa başka birşeyden midir bilinmez ama yalnız olarak bir şeyler yapmak anlık bir mutluluğa sürüklüyor beni. Kalabalıkta göremediğim evrenin pek çok yeni özelliğini yalnız kalarak görüyorum. Hafif bir müzik, elde kitap ve kahve... En güzel şeyler. Eee peki hani yalnızlıktan bunalan o kişi nerede diyeceksiniz eminim şimdi. Yalnızlıktan bunalmak, sıkılmak? Hımm...hiç aklıma gelmemişti daha önceleri.
Bir sevgiliyi değerlendirmek daha önceleri hiç mantığıma yatmamıştı. Hala da yatmıyor. İki günlük yalan sevgiler, sahte sözcükler ve yapay hareketler. Ve geriye kalanlar ise cüruftan, kirlenmeden, saygınlığını yitirmeden başka bir şey değil. ''Karşılıklı ilişki'',''paylaşma'',''birbirini tanıma'' diye adlandırılanlar ise sadece basit bir yalan. Şanslıyımdır ki bu şeyler başıma gelmedi. Böyle olacağına hiç olmasın.
Gönül dili ile anlatmak gerekiyor her şeyi. Gönül bir konuşmaya başladığında zaten susmaz. Peki karşı gönül sığ veya sağır ise? İki farklı kutup düşünmek gerekiyor. Kuzey ile Güney kutupları mesela. Aynı Dünya'ya aitler ama zıtlar. Biri aşağı biri yukarı. İşte burada gerçek sevgi devreye giriyor. Sevgi ne kadar büyük bir paradoks içinde ise yaşanılan anın değeri de o kadar. İnsanlar çeşit çeşit olduğu için; herkes birbirini tamamlayamaz. İşte ben bu dünya'daki alışagelmiş tüm sevgi kavramlarını red ederek kendi içimde yaşadığım sevgiyi kabul ediyorum. Uzaktan ama aynı şekilde yakından, zararsız ve hafızalarda tutarak. Hep bir kişiye bağlanarak. Evet doğru kelime bu olsa gerek 'bağlanmak' hem onsuz hem onunla yaşamak.
Güzel bir çehreyi bir trende, kalabalıkta, bir sokakta, herhangi bir yerde gizlice izlemeye dayanan ve ebedi kılan bir dram bu komedya. Önce içi, zekası, ahlakı, erdemi..Sonra çehresi. Uyumun, dengenin mucizesi iç kısımda toplanıyor. Ve bir de sessizlik. Ne tek bir kelime, ne de tek bir soluk...
Ab-ı Hayat suyu onu bulmak isteyen (define avcıları) için her yerde. Ab-ı Hayat yani ölümsüzlük benim için ise ışıltılı bir halkaya çevrili (sanki altın bir hareyle kuşatılmış), kuvars parlaklığında, hafifçe asimetrik gözbebekleri. Asla yalan söylemezler. Ve bir bayanın gizemini en iyi şekilde ortaya koyarlar. Aklıma Brassens'in bir şarkısı geldi;
Bu şarkıyı ithaf etmek istiyorum.
Sevilen tüm kadınlara
Yaşanılan gizemli anlar boyunca...
Gülbahçesinde gizem en iyi şekilde ortada. Dikenlerle ve güllerle dolu bir yerde gizem elbette olacak. Değil mi?
Bir kaç cümle
Dün gece misafir oldun rüyama biliyor musun ? Uzun zamandır görmüyordum seni. Ama hiç değişmemissin hafızamda, belleğimde.. Öyle kalıcı bir yer etmişsin ki silinmiyor bir türlü.. O saçların, güzel gözlerin, burnun, tatlı gülüşün..
Saçların rüzgarda savrularak yürüyordun. Herşeye inat, beni yakıp kavuran aşkına inat başın hala dimdik. Dünyaya meydan okurcasına..
Hayatımda hiçbir zaman uyandığıma üzülmedim sanırım bu kadar. Sanki gerçek bir alemden, sanal bir aleme gelmişim gibi hissettim.. Sanki yalnızca seni gördüğüm o an gerçekti. Geri kalanı zahiri. Uyandıgımda bir düşünceler silsilesi aldı beni.
Şu an nerdesin, kiminlesin, mutlu musun, gülüyor musun, yoksa üzdü mü biri seni, bakmaya kıyamadıgım gözlerin ağladı mı yoksa, ben geldim mi aklına, hayal kurdun mu, canın yandı mı? Bugüne kadar gerçekten kimseye bu duyguyu bu kadar yoğun hissetmedim ben. Bunu anladım.
Akşam seni rüyamda görünce artık iyice anladım ki, bu dünyada benim için yalnızca sen varsın. Başkası olmasın zaten.
Sen olmadan anlamı yok ki hiçbişeyin..
Herşeyi yanımda sen olduğunu düsünerek yapıyorum ben..
Ama sen bunu bilmiyorsun gülbahçem?.. hiç bilmedin.
Gecelerce seni düşündüğümü, rüyamlarımdan hiç çıkmadığını, seni bir an görmek için dünyayı abartısız yakacağımı bilmedin.
Herşeyden öte, seni sevdiğimi bilmedin ki..
Ve çok özledim seni... Seni uzaktan bile görebilmeyi öyle çok özledim ki.
Bugün güne seni severek uyandım gene
Ve senin beni sevmediğini bilerek
Yanlış yapmadım sandım hiç
Yaptıklarımın pişmanlığıyla uyandım
Sevgimin büyüklüğü ikimize yetermiş sandım
Yetmezmiş anladım
Belki birgün gelirsin sandım
Belki birgün seversin sandım
Olmazmış anladım
Gözlerimi açtım, güneşi gördüm
Güneş sensin sandım..
...
Geçiyor günler birbiri ardına. Halbuki herşey daha dün gibi. Birden hayatımda belirişin ve ansızın gidişin. Neye borçluyum gidişini anlamış değilim. O kadar anlattın halbuki. Öğrenmişsindir belki, biraz ben geç anlarım. Yada anlamak istemem... Arada sırada hatrımı soruyorsun, nasılsın diyorsun. İyiyim diyorum. Ama değilim. Hiç iyi değilim. Savaştan savaşa koşuyor içim. Evet önceleride oluyordu savaşlarım ama hep seni gördüğünde beyaz bayrağı çekiyordum. Artık öyle değil. Her gün savaş, her gece yaraları sarmak için çabalamak... Tamam bu sefer bitti galiba diyorum, gücüm tükeniyor ama içimde birşeyler hiç aldırış etmeden harbe devam ediyor. Hepte edecek galiba..
İstemiyorum. Yok istemiyorum. Gözünün içine baka baka seninle arkadaşlık oyunları oynayamam ben. Gözünde hepten değerimi hepten kaybediyorum galiba. Bir arkadaş olarak gören ve bir sevgili olarak gören. Aralarında şüphesiz uçurumlar var...
İlk birşeyler hissetmeye başladığımda kendimden utandım, nasıl böyle düşünürsün diye kendime çok kızdım ama sonra hisler devasa bir şekilde büyüdü ki laf dinlememeye başladı. İyiki de dinlemediler. Etkilenirdim ben hep filmlerden. Benimde öyle olacağını sanmıştım. Bir-iki defa rededecek eninde sonunda bana hisler besleyecek, sevecek ve beraber vakit geçireceğiz. Sonra romantik bir müzik arka fonda çalacak, ikimiz el ele sinemaya gideceğiz, akşam ben seni eve bırakacağım ve en sonunda 'credits' çıkacak, mutlulukla sonlanmış olacaktı.
Ne hayat film karesi ne de seninle ben başroldeyiz. Tozpembe gözüken herşey aslında gri ve mat.
İnsanın ruhu illa ki ölünce çıkmıyormuş. Dıştan bir canlı olarak dolaşan bir insan tanıyorum. Ama içi yıkım yeri. Hep birşeyleri eksik gibi geliyor. Ve her baktığı yer de dolmayı bekliyor.
Uzun süredir yazmak istiyordum içimden geçenleri. Hep başladıktan sonra vazgeçiyordum. Daha çok acıyordu çünkü içim. Şimdi de acıdı, acıyor. Yağmur başlayacak eminim biraz sonra,
galiba yine gözlerim doluyor. Acizlik mi? Değil. Elimden geldiği kadar ağlamak istiyorum. Saatler sürüyor bazen bu. Çocuklar gibi. Çocuklar gibi masumca. En saf elmasların saflığında.
Gülbahçem.. Tıpkı Bülbül'ün Gül'e olan sözü gibi; unutmadım, unutamam.
Ben bu yazıyı sana yazdım
İçinde küçücük kaldığım büyük bir anlamı var hayatının biliyorum ve hayallerin... Bir bilet diyor insan içinden bazen sadece gidişi olan... Bırakmak, kaçmak ya da her neyse adı... İçinden çıkıp vücuduna uzaktan bakmak istiyor ve işler yoluna girene kadar asla içine girmemek...
Seni anlıyorum, anladım hep... Çünkü sadece dinlemedim, hissettim ben, kısa kısa anlar için sen olmayı denedim, yoksa bu kadar kolay kabullenemezdim seni yanımda istediğim tüm anlarda, yatağımın içine girip sonu mutlu sonla biten aşk romanları okumayı...
Hayatıma senden önce olduğu gibi devam etmek istiyorum günlerdir. Garip ama senden önceki hayatımın üzerinden çok uzun zaman geçmiş gibi geliyor.
Geceleri senin beyaz atlı prensin olduğum masalları düşünerek uyuyorum. Hem hepsine de mutlu sonlar yazıyorum zaten masal dediğin mutlu sonla bitmez mi...Açık söylemek gerekirse canım hala ilk baştaki kadar acıyor. Eğer karşımda olsan buna da zamanla geçecek derdin kesin.
Derdin ama neye derdin niçin söylerdin? Bilmiyorum değilim senin baktığın yere yağmur, benim baktığım yere kar yağıyor. Kar tanesi olsan ben baharda yağmanı bekleyeceğim, haydi bir mucize oldu yağdın diyelim avuçlarımda yaz sıcaklığı; eriyip gideceksin. Sonbahara kaçsam telaşlı düşlerle, sen diye toplamaya kalksam dökülen yaprakları parmak ucum değdiği anda kırılacaksın kışta bekleyen buz tutmuşluğunla.
Sen, beni ben yapan tek şeysin.. Eğer sen olmasan ben yine yaşardım ama bu duyguları, sevdayı galiba tadamazdım. Senden herşeyi öğrendim. Sevmeyi, acıyı, hatta tiyatroya dahil bilgileri bile. Bir tek senden unutmayı öğrenemedim.
Sana aşık olmak, adam gibi aşkların yalansız ve zamansız sevdaların hala var olduğunu sevgi simsarlarına kanıtlamak. Her şeye rağmen, sevdanın nefesini kesen, yüreğimin hareketlerini gözlerinin karanlık dehlizlerinde kilitleyen yalnızlığa inat seni sonsuza değin sevmek. Gece gündüz bilmeden senin dünyanda senin saatlerinin işlediği zamanın sen olmadığında durup beklediği bir alemde, sen sevene kadar,aşka ihtiyaç duyana kadar sana sevgili olmak...
Hani insan kendine acı veren şeylerden kurtulmak ister, uğraşır çabalar kurtulmak için. Ama ben istemiyorum hiç aklımdan çıkmanı.. Hep yerini gizli kuytumda saklamayı istiyorum. Seninle aynı şehirde nefes almak bile güzel gelir bana. Kokun siner her rüzgâra ben hep onu koklarım.
İçimde ismini bağıran birisi, izin vermiyor söylemek istediklerimin bende kalmasına. Anlatıyorum sana gülbahçem sadece sana yazıyorum yazdıklarımı. Şu an sabah ezanı okunuyor ve daha uyku girmedi gözlerime aslında çok uykum var ama sana seslenmek istiyorum oku! diye.
Geçen gün seninle nadir olan yürüyüşümüzün olduğu yerden geçtim. Bilerek geçtim, yolum düştü diyerek yalan söylemeyeceğim. Bir an canlandı gözlerimde hayalin. Dedim keşke yine yanımda olsada yanımdan kaçmak istese, terslese, benim ona söylediklerimi o duymazlıktan gelse diye.
Şimdiyse,
içimde bi yara var. Böyle normal bi yara gibi değil. kanamıyan. Öyle sızlıyor sadece. hiç geçmicek gibi duruyor. ve yalnızım çok. bana sarıl. ölmeden önce bi kere sadece.
Son kez bakmak istiyorum ruhunun derinliklerine. Sonra da uçsuz bucaksız gökyüzüne karışmak istiyorum. Anlamını hala yitirmemiş birkaç kelime var aklımda; onlarla yaşama sarılmak istiyorum. Belki başka bir zaman yeniden fark ederim gözlerinin parıltısını uzaklardan; o parıltıdan tanırım seni. Belki başka bir yerde, en umulmadık anda karşılaşırım hayatla yeniden; ama anladım, şimdi sırası değil.
Eğer bir gün seni aramak için yolllara düşsem, bıraktığım yerde olur musun bilemiyorum. Ama emin ol, beni bu dünyaya az da olsa bağlayan, içimde bir yerlerde bir kıpırtı uyandıran tek şey, seni yeniden bulmak için beslediğim umut olacak. Oysa senin tüm bunlardan haberin bile yok.
Şimdi müzik dinliyorum. şarkılar çok güzel. şarkı sözlerini hiç bu kadar hissetmemiştim, çok sıkıldığımda birkaç yalnızlık şarkısı iyi geliyor bu aralar bana. Belki bir gün birlikte dinleriz, birlikte hissederiz yalnızlığı. Ben her zaman o günü bekliyorum ya neyse.
Biliyorum bu sefer uzun yazdım belkide okursan sıkıldın ama ben bu yazıyı sana yazdım.
Ve şu vakit pencereden şehrin ışıklarına bakıyorum. Ben dışarıyı izlerken yağmur başladı hafiften. Çok güzel yağdı. Dakikalarca izledim ama olmadı,
yağmurun güzelliği senin yerini tutmadı...
|
|
|
|
gelsen...
ilgilensen...
baksan...
umursasan...
anlasan...
sarılsan...
gitmesen...
hiç gitmesen! ve kimsecikler görmese seni benden başka!
sadece bana güzel gelsen
... |
Masal Sürüyor
"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım.
Yazı yazmak da hırstan başka ne idi?
Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim.
Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım, oturdum. Ada`nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."
Yukarıdaki sözler Sait Faik`e ait... Beni ve benim gibi bu satırları okuyan nice insanları anlatmış... Anladım ki yazarsam kurtulacağım içimdekilerden...
Herkes gibi
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
Nazım Hikmet Ran
Ahh sanırım bu tür şiirlerle kendimi avutuyorum. Yok hayır ne unutmuşluğum var ne herkes gibi olduğun var. Hala yerin en derinimde. Hala en gizli saklı köşede.
Defalarca konuşmak için cesaretlendim, zaten yüz yüze ihtimali yok ama bir tutunacak dalım var. Eğer burayı okursan anlarsın sen...
İçimden geçiyor senin hâlini hatırını sormak, bir kaç dakikanı bana ayırmanı bilmek ama yapamıyorum. Merhaba sohbetinden ileriye gitmiyor bir türlü. Ama sen bana bakma, biliyor musun defalarca sana yazıp siliyorum o yerden işte. Anlamışsındır umarım. Aslında neler demek istiyorum sana karşıda, en azından ufak bir resmini kaybetmek istemiyorum...
Live together, die alone-
Bu sözlerim "kendimi ona nasıl sevdirebilirim, onu nasıl kendime bağlayabilirim" türünden mail atan arkadaşlara ithafendir. Birlikte yaşamın en zor olduğu dönemleri yaşıyoruz ve bu iş yarın daha da zor olacak. Bu birliktelikleri ister arkadaşlık, ister aşk ister evlilik olarak algılayın o bitmez dediğimiz sevgiler tükenmeye başladığında anlıyorsunuz asıl olanın sadece sevgi ve aşk olmadığını.
Kabullenmek zor ama hiçkimse herkes tarafından sevilen olmadı tarihte ve de olmayacak. Bir şekilde sizi sevmeyenler, sizden nefret edenler hatta kin besleyenler olacak, aralarında en yakın kan bağı bulunsa bile...
Bu yüzden herkese kendimi sevdireyim diye muhafazakarlığınızdan taviz vermeyin. İhtimal ki sandığınızdan daha çok sevileceksiniz. Ve de esas önemli nokta: nerde - kimle ne yaşarsanız yaşayın aslında teksiniz, tek : sizsiniz...
izleyenler bilir Lost`un ikinci sezon finalinde Dr.Jack şöyle diyor bir sahnede:
"live together, die alone"...
Yağmur
Yağmurlu günlerde insan daha bir garip oluyor. Nasıl anlatsam anlaşılır bilmiyorum ama bir garip oluyor işte insan. İçine bir takım şeyler doluyor, aklına geçmiş günler geliyor. Olmayanların oldukları günler akla geliyor...
Yine yağmur yağıyordu bugün, kitap okurken pencereye vuran damlalardan farkına vardım. Severim yağmurlu havaları aldım elime bir şemsiye hemen indim aşağıya. Yağmur mis kokar, temiz kokar. Kimileri sevgilinin kokusuna benzetir yağmurun toprağa düştükten sonra etrafa yaydığı kokuyu. Eminim benziyordur.
Yağmur yağarken öylesine düşündüm. Düşünürken aklımdan geçenler şunlardı;
Onlarca şarkı yazmak istiyorum sana.. Onlarca şiir..
Dünya üzerinde henüz kimsenin bulmadığı özlü sözler.. İçimdekileri anlatacak..
Ama bulamıyorum, yazamıyorum..
Yazamam ben öyle.. hiç yazamadım..Yazdıklarım sadece yazacaklarım güvencesi idi.
Sadece yazmamak da değil ki.. söyleyemem de ben öyle hislerimi kolay kolay.
Hiç söyleyemedim.. Yarım yamalak anlattım aklımdakileri, kalbimdekileri.
Günlerce, aylarca izledim seni.. Gözlerini, bakışlarını, yürüyüşünü, gülüşünü, sevinci, hüznünü.. Ama farketmedin sen.. belki de farkettin kimbilir. Ama farkettiğini belli etmedin.. ya da ben anlayamadım.
Şimdi göremiyorum seni, göremeyeceğim bunu da biliyorum..
Ama görmek istiyorum.. Tekrar gülüşünü izlemek istiyorum..
Eğer bana desen; geçmişe dönsek bana hislerini söyler miydin diye.
Hiç düşünmeden söylerdim de diyemiyorum.. Ama bilmeni çok istedim.. isterdim.. Yarım yamalak değil, herşeyini, tüm özlüğünü.
Bilmeni isterdim gülüşünle daldığım uykuları, hüzünlü gözlerinle haram olan gecelerimi, her gece yatmadan önce sana dair dualar ettiğimi, hiç çıkmadığın düşlerimi..
Yürek dediğin bir (b)aşka yanmalı
Aşk, bir Gül'ün adıydı...
İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü!..
Gel ey, unutma beni!...
Seni bir seven aşkına sev beni!..
Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim...
Seni sevdiğim gibi...
Gülbahçem,
Hatırıma düştün hatırına düşür beni. Sevdim seni, sevindir beni. uzaktayım yakınına vardır beni; yandım pınarına kandır beni. sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandım, beni serin kuyulardan; koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır beni derin uykulardan. gözyaşı değil nice demdir gözümden akan; belki eriyip biten ruhumdur damlayan!.. gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az. gül düşleri göreyim gül gecelerinde, gül’ün aşkını derelim gül hecelerinde. gönülleri yıka gül suyuyla. gönüldendir şikayet kimseden feryâdım yoktur.
gönlüm ki gül’e hasret… üçüncü halin imkansızlığında… ve kozanın amansız yırtılışında…
cevher gül’e düştü, mıknatıs bana, güzellik gül’e, sevgi bana… güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları… güzelliğimi arttır benim gül’üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi… senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle. genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi. bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; gel yanına çek beni!. gel! sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!..
gönül ki gül’e hasret…
Gülbahçem kaç gündür göremedim gül yüzünü. Solmamıştır demi? Hala ilk gördüğüm gibi rengarenk değil mi? Yanlış anlama gül yüzün solarsa seni sevmeyeceğim anlamına gelmiyor bu. Sadece bir gülüşünle bile etrafa güller dağıtan yüzün hiç solmasın istedim. Neden solsun ki dersen,
bugün senin kokunu bulabildiğim tek yer olan, binbir özenle diktiğim güllerin yanına gittim. Her günden farklı değildi ama solmaya başlamış güller artık. Halbuki onlara anlatırdım hep seni. Ben konuşur onlar dinlerdi. Hep merak etmişlerdir belki bizden bile güzel olan, sevilen bu kimdi diye? Göremeden solup gittiler... Ama başka bir bahar açacaklar ve yine ben onlara senden bahsedeceğim sonunu bilmeden. Anlattıkça onlar daha çok sana benzemek isteyecekler ve 'gül'e benzeyecekler. İşte onlarda gittiler tıpkı aylarca dinledikleri gibi... Gitme onlara da diyemedim kader buydu çünkü. Özleyeceğim tıpkı aylarca özlediğim gibi. Gariptir ki çiçeğe aşk besliyormuşum gibi geliyordu. Kimisinin dalından koparıp attığı, kiminin ayaklarının altında ezdiği çiçeklere sevgim varmış. Sana daha önce demiştim onlara anlatıyorum seni diye.
Ama benim ki çiçeğe aşk değil tabiki. Sadece olmayanın oluşan hayaline aşk. Gül'e bakınca seni görmeye aşık bu kalp.
Fuzuli bir beyitinde şöyle der 'Her türlü salat-ü savmın kazası var da, sensiz geçen vakt-ü zamanın kazası yok'. Ne güzel der, ne hoş der. Kalbimden geçenleri asırlar önce der. Namazın kazası var da, sensiz geçen günlerin kazası yok. der. Nereden mi anladım bunu?;
Bugün arkadaşlar çaldı kapımı. Dört-beş senedir geçmişliğim vardır onlarla. Evde oturuyorsun bir aydır, biraz kafanı dağıt türünden birşeyler gevelediler. Aslında bir aydır ihtiyaçlar hariç( market ve kitap alışverişi) evden çıkmıyordum. Birde bazen sana dediğim gibi seninle yürüdüğümüz yola çıkıyordum. Sokağını da saymak lazım tabi.
Ehh hadi çıkayım dedim. Çıktık, sinemaya götürdüler. Yok istemem kalsın derken bilet kuyruğunda buldum kendimi. Neyse film başladı ve ben daha o an farkettim yanımda olmadığını. Hemen sol tarafımda bir çift oturuyordu. Birinin eli birinin yanındaydı, sımsıkı tutmuş yüzlerinde tebessüm ile izliyorlardı filmi. Benim elim koltuğu tutmuş arkadaşımın verdiği patlamış mısırdan almaya çalışıyordu. İşte o zaman anladım yokluğunu. Daha önce hiç olmamıştım böylesine, evet her gün her gece sızlanmıştım ama içimi acıttı bu sefer gördüklerim. Daha sonra zaman geçtikçe kızın başı erkeğin omzundaydı. Ne güzeldi o an. Bir an ben bile mutlu oldum vay be dedim. Niye yoksun, neden gülbahçem diye kimbilir kaç kere sayıkladım filmi izlerken. Geldim eve sonra düşündüm, neler yaşamak istemişimde hepsi istemekle kalmış. Haa sakın ama şikayet etmiyorum sana. Sadece bilmeni istiyorum. Zor gülbahçem, bir gün sende birisini seversen o zaman anlayacaksın benim anlatmak istediklerimi ve bana o zaman hak vereceksin. Ne çok istedim o an keşke cananım yanımda olsa da, başkalarıda beni gıpta ile izlese. Bende filmi sevdiğim, herşeyim ile izlesem. Onun anlamadığı yerleri ben çıkışta ona anlatsam..diye.
hayaller... senden geriye kalan...
Mecnun hep aşıkların sembolü oldu bunca yıl. Leyla'da maşuk. Mecnun hep sevdi Leyla'yı, kavuşmak nasip olmadı bir türlü.
Mecnun, Leyla için bir gram toz zerreciği idi. Peki Leyla Mecnun için neydi?
Leyla, Mecnun un hiç bir şeyiydi.
Mecnun zaten Leylaydı.
Kendine iyi bakarsan bana iyi bakmış olursun, gülbahçem iyi bak bize.
(Bu arada galiba saçlarını kestirmişsin, görmedim duymadım sadece hissettim.)
Kimiler Gül dediler, ömür boyu güldüler;
Kimiler Gül dediler, Gül uğruna öldüler.
|