‘‘Bu mektup;
bir huzur ve rahat yüzü görmeyen benden, gönlümün rahat ve huzuru olan sanadır.
Hayır, yanlış söylüyorum, bir âşıktan cefayı pek ucuz satan sanadır. Yani
muradımı yitirmiş benden, hazineyi pençesinde tutan sanadır.
Ey muhabbet
gülistanıma revnak bağışlayanım! Ben senden ayrıyım; fakat sana duyduğum hisler
beni bir an yalnız bırakmıyor. Ben çok suçluyum, bağlanıp zindana atılacak bir
suçluyum. Zira hislerimi ifşa ettim, hala da ağzımdan çıkanları başkaları
duyar. Ama ne yapayım, senin kulağına bir kelimemin gitmesi için başkalarına
kasideler okurum. Senin benden haberdar olman için başkalarına ifşaatta
bulunurum. Lakin sana olan hislerimi, senin kadar iyi hiçbir kul bilemez. Bilirsin
değil mi?
Nerelerdesin
mihr yüzlüm. Senin için yollara düşmüş her gün aranırım; belki seni görebilirim
diye. Bir o sahradan bir o sahraya yürüyüp, seni anlatırım kum tanelerine,
ağaçlara, mağaralara… Belki seni aksini onlarda bulabilirim diye. Ey cananım,
senin vefasızlığın da vefakârlıktır. Senin karşında suçsuz olmak bir suçtur.
Eğer suçsuz da olsam bir suç işleyeceğim; belki sen cefakârlık edip, attığın ok
ile beni öldürürsün. Hayatımda bana güzel sözler söylemedin, hep bir zehri tatlı
diye sundun. Yanından hep kovdun beni. Beni şimdi öldür, zira bu bahane ile
ellerin başıma değmiş olur. Bir ah etmem, mumun da başını keseler; daha parlak
yanmaya başlar. Böyle sensiz yaşayıp da, senin aşkınla dertli bir ney gibi
yanmaktansa, ayağının ucunda son nefesimi vermek daha iyidir. Mademki sana erişmek
yolu yoktur; bundan sonra bir köşeye çekilip ah etmekten başka ne yapabilirim?
Şimdi senin
yolunun ışıkları yanıyordur, benimkiler ise hep karanlık, köhneleşmiş
vaziyette. Hiç aklına anar mısın senin için bunca cefa çeken bu aşığı. Belki
başkaları gibi görüp kınarsın, sana olan duygularımı başkaları gibi sanırsın.
Ama öyle değil. Şu an sırtımı yasladığım şu kaya gibi değil yüreğim. Senin yürekleri
mahveden o bakışın, gönüllere ferahlık veren siyah saçların aklıma geldikçe
kendimi kaybediyorum. Onlara başkalarının bakıp da benim böyle mahrum kalmam
çok ıstırap veriyor. Tenimden kemiğimden sıyrılıp sadece sende ben oldum artık;
iki can bir beden. Nurlu yıldızlar söylemedilerse bilmezsin; her gece
yıldızlara şekil çizerek yüzünü saatlerce seyrettiğimi. Feryat ediyorum ama
feryadıma yetişecek yok; hiç hatırına gelmem değil mi?
Ben yine bir
köşemde, senin habersiz olarak seni düşüneceğim. Ellerime ve ayaklarıma batan
dikenleri artık yok sayıyorum zira kalbime batanların yanında onlar pamuk
kalırlar. Keşke her zaman sana bunları söyleyebilme imkanım olsa, ama elden ne
gelir, biçareyim, kimsesizim, yapayalnızım… Gamla dolmuş yüreğime karşı yine
etkisiz kalacağını bilmekteyim. Sana sevgili mi yoksa vefasız mı demeliyim?
Veya kendi kendine yanan bir pervane olarak kendime mi seslenmeliyim?
Başını
ağrıtmamak lazım daha fazla, başını ağrıtmamak için başımı veririm. O kadar
senle doluyum ki benliğim elden gitti. Esasen gönlü böyle yıpratan sevgiye
sevgi derim. Senin aşkın bende bulunduktan sonra senin yüzünü görmesem de olur.
Yalnız senin varlığın içimde olsun; ciğerime vurduğun yaralar onu okşasın; bu
bana yeterlidir.
Ey canan, bir
selam ile kırılmış gönlümü onarmadın, adımı buz üzerine yazdın. Herkese altın
dağıtırken bana nal verdin. Hâlime gülüp geçtin. Hayatında değerine mazhar
olamadım. Yaram yine kanmaya başladı bak
işte. Yarama merhem bulunmasın zarar yok; tek sen sağ ol.’’
Leyla ve Mecnun - Nizamî